ANASAYFA   |   ARŞİV   |   GALERİ   |   İLETİŞİM
Soy Gitano
 
Gipsy Kings - Soy Gitano

Get the Flash Player to see this player.


Geberip gidecekler ve hesap günü gelip çattığında "siz burada ne yapıyorsunuz?" derlerse, "tekbir çekerek adam yakıyoruz" diyecekler. "Ne için yaptınız bunu?" derlerse "Müslümanlık için" diyecekler. Bu nasıl bir iştir böyle?
 
***
 
Peki bugün, basit bir provakasyon yapılsa, "Madımak tekrarlanmaz, aynısı olmaz" diyebilecek birisi var mı? Bence daha beteri olur. Yeter ki birisi bir taş atsın, bir meşale yaksın. Gerisi gelir. Kimin gücü kime yeterse artık...
 
***
 
O gün orada katledilenlere Allah'dan rahmet, katledenlere ve engel olabileceği halde engel olmayanlara, o katliama destek çıkanlara da lanet diliyorum.
 
 

Kader ağlarını örünce...
Uzun zaman oldu oturup doğru dürüst yazmayalı...
 
Dıştan sakin ve hâttâ soğuk görüp fırtınaları içinde yaşayan biriyimdir ben. Ruhsuzluk gibi değildir sakinliğim, o kadar değil ama çoğu şey için telaş da etmem. "Cool" muyum yoksa yabani mi? Bilemiyorum, umrumda da değil.
 
Şu son bir kaç hafta ne yazık ki bazı acı tecrübelere, sayısız vedalaşmaya, ciddi sıkıntılara ve nihayetinde de kolumu bile kıpırdatmama fırsat vermeyen bir hastalığa dönüştü.
 
Eğitim alanında çalışan biri olarak, insanların gelip gitmesine, işe başlayıp ayrılmasına pek de uzak sayılmam aslında. En azından öğrencilerin mezun olup gidişi ve yenilerinin gelişi gibi bir durum söz konusudur ama bu bir ritüeldir sonuçta, hiç mi hiç tuhaf karşılanmaz. Oysa öğretmenler ya da çalışanlar öyle mi? Maksimum üç beş öğretmen ayrılır, bir iki çalışan gider, yerlerine yenileri gelir ve yeni bir döneme başlarsınız. O kadar da zor değildir vedalar, o kadar da zor değildir yeni gelenlere alışmak.
 
Ama bu defaki ağır oldu. Çok insan gitti, neredeyse kurumun yarısı, tek bir günde gidiverdi. Sevdiğimiz, yıllarca çok şey paylaştığımız, üzerimizde çok emeği olan onca insanı 1 Temmuz itibariyle uğurladık. Geride kalan az sayıda insandan biri oldum. Mezuniyet törenleri eğlenceli olurdu önceden, bu sene gözyaşlarıyla geçti, çünkü sadece öğrencileri uğurlamadık, öğretmenlerimizi ve geri hizmet kadromuzu da.
 
Bünyesi çok güçlü birisi olmama rağmen bu süreç beni epey etkilemiş. İlk defa psikolojimin fizyolojimi etkilediğine şahit oldum yazın ortasında hastalanınca. Bir kaç gün önce aniden halsizleşiverdim, akşam eve geldiğimde yürüyecek halim kalmamıştı. Mahvetti beni bu hastalık. Ancak kendime gelebildim...
 
Yazdıklarımı şöyle bir okudum da olumlu hiç bir şey söylememişim. Demek ki pek olmamış. Kahretsin!
 
Hayat devam ediyor neyse ki...

Baba-oğul, iki laz yamyam ormanda dolaşıyorlar. Birden gözlerine sarışın bir afet takılıyor.
 
Çocuk hemen atılıyor tabii, lezzetli, güzel bir yemek tam karşısında duruyor, kaçırılır mı hiç?
 
Babası ise sakin, durduruyor oğlunu;
 
"Dur aslanum dur, ha buni eve coturelum, ananu yeruk!"
 

Yoruldum... 
 
Şu son bir haftada öylesine çok yoruldum ki.
Eskimiş hissediyorum kendimi...

Bazen bir çift bottur hayatınızı şekillendiren...
Nasıl unuttuğumu ya da nasıl hatırladığımı bir türlü çözemediğim bir anımı anlatacağım bu defa. Bunu ailemdeki iki üç kişi dışında hiç kimse bilmiyor. Ben bile unutmuşum -nasıl unutmuşsam-, aniden aklıma geliverdi işte...
 
7-8 yıl kadar önceydi, babamı henüz kaybetmiştim ve lise öğrencisiydim. Her şey berbattı hayatımda. İnanılmaz mutsuzdum, derslerim hiç olmadıkları kadar kötüydü, arkadaşlarımla aram kötüydü, giderek daha da içime kapanıyordum, yalnız, çaresiz ve umutsuzdum. Ümit verecek en ufak bir şey bile göremiyordum hayatımda. Keza annem de öyle. Düşük bir maaşa berbat bir işte çalışıyor, bir yandan beni okutuyor, bir yandan evin kirasını ve ihtiyaçlarını karşılıyor, tüm bu maddi manevi sorumlulukları bir kenara bırakalım, kim bilir eşini kaybetmiş olmanın, yalnızlığın acısıyla nasıl yüzleşiyordu. O zamanlar ona destek de olamıyordum.
 
Kışın ortasıydı ve havalar çok soğuktu. Mevsim kış olunca evin masrafları da epey yüksek oluyor tabii. Her açıdan zor durumdaydık. Sağa sola borçlar vardı, ailenin -zaten baba tarafıyla görüşmüyorduk- diğer üyelerinin de ekonomik durumu pek iyi olmadığından yardım isteyemiyorduk. Bir gün annem bir arkadaşına dert yanarken, o arkadaşı tarafından zor durumda olan bir aileye yardım etmek isteyen birisine yönlendirilmiş. Önce "olmaz öyle şey" dese bile, konu ben ve benim okul masraflarım olunca mecburen boyun eğmiş bizimki.
 
Bir cumartesi annem tuttu elimden, atladık otobüse Kartal tarafında bir yerlere gittik. Kasvetli bir gündü, yağmur yağmıyordu ama gökyüzü kapkara bulutlarla kaplıydı. Kartal'ın işlek ve kalabalık bir caddesinde bir ayakkabı mağazası arıyorduk. Etrafa sora sora nihayet bulduk. İçeri girip mağazadaki 45-50 yaşlarındaki adama doğru gittik, annem kendini ve beni tanıttı. Adam halimizi hatrımızı, çay içip içmeyeceğimizi sordu, teşekkür ettik. Bir taraftan da, rahatsız etmeden, yan gözle süzüyor, inceliyordu beni. Tam emin değilim ama önleri neredeyse açılacak kıvama gelmiş botlarıma takıldı sanırım gözleri.
 
"Gel bakalım" dedi, takip ettim. "Liseye mi gidiyorsun?" diye sordu, "Evet" dedim. "Ne güzel. O zaman kumaş pantolon giyiyorsundur. Dersler nasıl?", "İyi". "Aferin evlat. Derslerine çok çalış. Kaç numara ayakların?", "40". Sonra bir bot aldı eline, "Sağlam, sıcak da tutar. Hem de kumaşın altında iyi gider" dedi. Uzattı, denedim. Eski botlarımın tabanı artık neredeyse yok olmak üzereydi ve yere bastığımda ayaklarımın altı acıyordu. O yepyeni botu giyince duyduğum memnuniyeti anlatamam bile. Eskileri hemen poşete koyduk.
 
- Çocuğun ne ihtiyacı var hanımefendi?
- Okul pantolonu ve gömleği çok eskidi. Montu da sağlam sayılmaz. Biraz da kırtasiye falan ama onları biz hallederiz.
 
Sonra bir yere telefon etti adam. "Bacım" dedi anneme, "bak şu karşıdaki mağazaya gidin, ne istiyorsanız alın. Şunu da alın, biraz işinizi görür."
 
Tereddütle aldı annem parayı. Yüzüne bakamadım ama "Allah razı olsun" derken, üst üste sayısız defa teşekkürler ederken sesindeki titremeden anladım aslında ne kadar kötü bir durumda olduğumuzu. Annemi asla ve asla o şekilde düşünmedim, hayal bile etmedim hayatımda. Ama kabuslarıma bile giremeyen o olayın gerçeğini gördüm ne yazık ki. Sonra ben de adamın elini öpüp teşekkür ettim, diğer mağazaya gittik, oradaki görevli fiyatına bakmadan istediğimiz ürünü seçebileceğimizi söyledi. İhtiyacımız olanları alıp para vermeden çıktık. Ve o yardımsever adamı bir daha görmedik.
 
O günden sonra uzun bir süre düşündüm durdum. Sonra zaman ve mekanlar değiştikçe, lisenin bitişi ve üniversiteyle beraber çalışıp para kazanmaya başlayınca hafızamın derinliklerinde uykuya dalmış bu olay, nankörlüğüme denk gelmiş yani. Yıllarca aklıma gelmedikten sonra bu akşam aniden hatırlayıverdim. Bunu yazarken de tüm netliğiyle tekrar yaşadım. Bunu neden anlattım bilmiyorum. Aslında inanılmaz kırılgan ve dolayısıyla çok gururlu bir insanımdır. Bazen birisinin söylediği ya da yazdığı, satır arasındaki basit bir cümleyi bile kendime dert eder, düşündükçe düşünür, bir türlü kabullenemem. Ama ne bileyim, bir şeyi yazmak, bir şeyi anlatmak farklı. o şeyi yaşamak ise çok ama çok daha farklı. Okuyucu asla benim hissettiklerini hissetmeyecek belki ama bir başka insanın hayatındaki önemli bir vakayı incelemiş olacak. Belki kendine çıkaracağı bir pay da vardır...
 
Lise yıllarımın ikinci yarısını olabilecek en kötü şekilde yaşadım. Sapmaya, delirmeye, hata yapmaya ve kendimi kaybetmeye en müsait zamanlarım ağır depresyonlar, sıkıntılar içinde geçti. Kolaylıkla bir serseri olabilirdim. Ama şanslıymışım, öyle olmadım. "Yıkılmadım, ayakta kaldım" diyemem , fazla arabesk olur belki o zaman ve yalan olur aynı zamanda. Aslında sayısız defa yıkıldım. Ama bir şekilde ayağa kalktım. Sayısız defa annem kaldırdı, bazen kendi inatçılığım ve hırsımla kalktım ve işte bu anımda anlattığım üzere, bir defasında da hiç tanımadığım bir hayırsever kaldırdı. Büyük şanssızlıklar içinden, şanslı bir insan olarak çıktım. Asla ve asla o duruma düşmek istemezdim ama belki de bugün rahat bir hayatım varsa o güne, o adama borçluyumdur? Aksini kim ispatlayabilir ki?
 
O muhteşem adamın kim olduğunu bilmek, gidip elini öpmek isterdim. O günden sonra hayatta nelerle karşılaştığımı, neler yaptığımı, neler başardığımı ve neler başarmak istediğimi anlatmak, zamanında yaptığı o iyiliğin benim için ne kadar anlamlı olduğunu ifade edebilmek isterdim. Ama yapabileceğimi sanmıyorum.
 
Görüyorsunuz ya, hayat gelgitler, sürprizler, öngörülemez gelişmeler ve sürekli değişen bir gelecekle dolu. O adamın önüne cepleri yırtık montum, tabanları aşınmış botlarımla dikildiğimde, geleceğe dair ne kadar umudum vardı? Hiç. Koca bir hiçten ibaretti her şey. Muhtaçtık. Dilenci gibi hissediyordum. Ama hiç tanımadığımız bir adamın karşısında hayatımıza ilk ve son defa sergilediğimiz o muhtaç duruş, herkesin öğrenemediği bir şeyler öğretti bana. Ve sonraları yaşadıklarımı, zamanın getirdiklerini düşündükçe, hatırladıkça daha şanslı görüyorum kendimi. Ve bir gün, öğrendiklerimi bir miras olarak bırakmak, bir çocuğun hayatında önemli bir insan olmak istiyorum. Çünkü asla bilemezsiniz, belki de bazen sadece bir çift bottur, bir çocuğun hayatını şekillendiren...

Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
 
Tarihin en büyük yazar/şairlerinden Arjantinli Jorge Luis Borges, hayallerinin mesleği olan Arjantin Milli Kütüphanesi Müdürlüğü'ne atandığında, zaten gittikçe az görmekte olan gözleri de hiç görmemeye başladı. 
 
O ise, bu durumu "Bana 800.000 kitabı ve karanlığı aynı anda emanet eden Tanrı'nın muhteşem ironisi" diye karşıladı...

Amor Eterno...
 
Rocio Durcal - Amor Eterno ( Sonsuz Aşk )

Get the Flash Player to see this player.

Senin için ağlayan bir hüzün var gözlerimde, aynadaki aksime baktıkça hatırlıyorum sana "hoşçakal" dediğimdeki acıyı...

Hep geçmişte kaldığım için, düşünmemeye zorluyorum kendimi. Uyanık olmaktansa uyumaktan yanayım, aynen senin uyuduğun gibi...

Yaşıyor olmanı nasıl da isterdim, nasıl da isterdim gözlerinin asla kapanmamış olmasını...

Sonsuz aşkım ve unutulmazımsın, ve eninde sonunda geleceğim yanına,
Devam etmek için, aşkımıza...

Yokluğunda çok acı çektim, ve mutsuzum gittiğin günden beri. Her ne kadar vicdanımı sustursam da, biliyorum zamanında senin için daha çok şeyler yapmam gerektiğini...

Karanlıkta ve yalnız yaşıyorum, mezarının sessizliğinde. Sen, tek aşkımsın sahip olduğum, hafızamın derinliklerinde...

Yaşıyor olmanı nasıl da isterdim, nasıl da isterdim gözlerinin asla kapanmamış olmasını...

Sonsuz aşkım ve unutulmazımsın, ve eninde sonunda geleceğim yanına,
Devam etmek için, aşkımıza...
 
Amor Eterno, yani "sonsuz aşk". İspanyol ve genel olarak Latinlerin önemli şarkılarından biridir Amor Eterno. Tam olarak hangi ülkeye ait emin değilim ama büyük olasılıkla bir Meksika şarkısı. Sözlerini yukarıda çevirdim, anlaşılacağı üzere kaybedilen bir yakın için bir nevi ağıt niteliğinde yakılmış bir türküdür bu. Youtube'da Rocio Durcal görüntüleri arasında bulup, altında yazılan yorumları okuyunca kötü oluyor insan. Henüz bir kaç aylıkken kaybettikleri bebişlerine, büyükbabalarına, anneannelerine, annelerine, babalarına adayanlar, sevdiceklerine gönderenler... Hepsi var. Çoğu da yaşlı gözlerle yazdı o yorumları muhtemelen. Aynen benim bu satırları yazdığım anda olduğum gibi. Bildiğim kadarıyla Rocio Durcal'da bu şarkıyı seslendirirken babasına adarmış... Ben de öyle yapıyorum, biricik babacığıma adıyorum bu güzel şarkıyı...
 
Sen yokken, var olduğun zamanki kadar güzel gelmiyor hayat.
Biliyorsun, eninde sonunda geleceğim yanına...

Forrest Gump - Robin Wright Penn & Tom Hanks
 
Jenny   : Vietnam'dayken hiç korktuğun oldu mu?
Forrest : Evet, yani, bil-bilmiyorum. Bazen yıldızların görünmesine yetecek kadar süre dururdu yağmur... ve o zamanlar güzeldi. Aynen bir gölün kenarında güneşin uykuya daldığı an gibiydi. Suyun üzerinde her zaman milyonlarca parıltı olurdu... aynen şu dağ gölü gibi. O kadar netti ki Jenny, sanki birbirinin üzerinde iki gökyüzü varmış gibiydi. Ve sonra çölde, güneş doğduğu zaman, cennetin nerede bittiğini ve dünyanın nerede başladığını söyleyemezdim bile. Çok ama çok güzeldi...
Jenny   : O sırada yanında olmayı dilerdim.
Forrest : Yanımdaydın...

Denizin şarkısı...
 
Hangi filmdi o? Bir kitap mıydı yoksa? Sonunda baş karakter önce şöyle bir bakıyordu denize, sonra adım adım derinliklerine doğru ilerlemeye başlıyordu. En sonunda kaybolup gidiyordu dalgaların arasında, bir daha geri dönmemek üzere...
 
Hayatımda hiç içki içmedim mesela. Hemen "inançların yüzünden mi?" diye soruyorlar, alakası yok. Aslında hiç bir zaman dindar birisi de olmadım. Her ikisinin de pişmanlığını hissettiğim zamanlar yaşadım ama genellikle halimden memnunumdur. Sigara da içmedim mesela. Ama hep şöyle ağzımda sigarayla profilden çekilmiş, karizmatik bir fotoğrafım olsun istemişimdir. Asla sabit düşünceli bir insan olmak istemedim, bundan hep korktum, hâlâ da korkarım aslında ama bazen de değişken olmaktan korkuyorum. Bir paragrafta yücelterek yazdığımı başka bir paragrafta, başka bir yazıda yalanlıyor, kötülüyor müyüm acaba? Bunu hep düşünürüm. Neyse ki seviyorum düşünmeyi. Ama zaman nasıl düşündürecek, ne kadar izin verecek düşünmeme?
 
Bazı anlar oluyor hayatımda. Anlatmayı becerebilsem... Öylece kalmak istiyorum. Bakıyorum tam karşımdaki saate, "yelkovan olduğu gibi kalsa ne olur sanki?" diye soruyorum. İçimi acıtan bir "tık" sesiyle geliyor cevap. Asla durmuyor zaman, asla duraksamıyor.
 
Bazen de mutlu oluyorum zamanın geçtiğine. Özellikle daha iyi bir gelecek hayaline inandığım zamanlar, ki genelde inanırım. Kendimi asla yerinde sayan birisi olarak görmedim, hep günün birinde olduğumdan çok daha iyi yerlerde olacağıma inanmışımdır. Ama insan hayatı çelişkilerle dolu bir yerde. Yağmur yağar ve sonucunda ıslanırsın. Ama güneş istersin. Gün gelir güneş tam tepeye yerleşir ve yanarsın. Yandıkça sıcaklardan nefret edersin. İnsan ne zaman memnun olur, ne zaman rahat eder? Sahiden de sıkıntılardan kurtulmak ne zor şu hayatta...
 
Tuhaf zamanlar, tuhaf yaşamlar tecrübe ediyoruz. Unutmak istemiyorum yaşadıklarımı, hayatıma girip çıkanları, üzerimde iz bırakanları, etkilediklerimi, etkilendiklerimi, mutlu olduğum zamanları, üzgün olduğum zamanları, güneşli günleri ve yağmur altında korunmasız kalışımı...
 
Öyle bir yer olacak ki, denizin dibinde... Artık hayattan istediğini aldığını ya da daha fazlasına katlanamadığını düşündüğünde oraya sığınacaksın. Sadece orada duracak zaman, her şeyden soyutlanmış o sığınakta geçireceksin bir kaç günü ömründen tek bir günü harcamadan. Yaşamayı özlediğini düşündükçe, girdiğin kapıdan çıkacaksın. Dışarıda koca bir hayat seni bekliyor olacak...
 
Dulce Pontes - Cançao Do Mar ( Denizin Şarkısı )

Get the Flash Player to see this player.





irrasyonel