Nasıl unuttuğumu ya da nasıl hatırladığımı bir türlü çözemediğim bir anımı anlatacağım bu defa. Bunu ailemdeki iki üç kişi dışında hiç kimse bilmiyor. Ben bile unutmuşum -nasıl unutmuşsam-, aniden aklıma geliverdi işte...
7-8 yıl kadar önceydi, babamı henüz kaybetmiştim ve lise öğrencisiydim. Her şey berbattı hayatımda. İnanılmaz mutsuzdum, derslerim hiç olmadıkları kadar kötüydü, arkadaşlarımla aram kötüydü, giderek daha da içime kapanıyordum, yalnız, çaresiz ve umutsuzdum. Ümit verecek en ufak bir şey bile göremiyordum hayatımda. Keza annem de öyle. Düşük bir maaşa berbat bir işte çalışıyor, bir yandan beni okutuyor, bir yandan evin kirasını ve ihtiyaçlarını karşılıyor, tüm bu maddi manevi sorumlulukları bir kenara bırakalım, kim bilir eşini kaybetmiş olmanın, yalnızlığın acısıyla nasıl yüzleşiyordu. O zamanlar ona destek de olamıyordum.
Kışın ortasıydı ve havalar çok soğuktu. Mevsim kış olunca evin masrafları da epey yüksek oluyor tabii. Her açıdan zor durumdaydık. Sağa sola borçlar vardı, ailenin -zaten baba tarafıyla görüşmüyorduk- diğer üyelerinin de ekonomik durumu pek iyi olmadığından yardım isteyemiyorduk. Bir gün annem bir arkadaşına dert yanarken, o arkadaşı tarafından zor durumda olan bir aileye yardım etmek isteyen birisine yönlendirilmiş. Önce "olmaz öyle şey" dese bile, konu ben ve benim okul masraflarım olunca mecburen boyun eğmiş bizimki.
Bir cumartesi annem tuttu elimden, atladık otobüse Kartal tarafında bir yerlere gittik. Kasvetli bir gündü, yağmur yağmıyordu ama gökyüzü kapkara bulutlarla kaplıydı. Kartal'ın işlek ve kalabalık bir caddesinde bir ayakkabı mağazası arıyorduk. Etrafa sora sora nihayet bulduk. İçeri girip mağazadaki 45-50 yaşlarındaki adama doğru gittik, annem kendini ve beni tanıttı. Adam halimizi hatrımızı, çay içip içmeyeceğimizi sordu, teşekkür ettik. Bir taraftan da, rahatsız etmeden, yan gözle süzüyor, inceliyordu beni. Tam emin değilim ama önleri neredeyse açılacak kıvama gelmiş botlarıma takıldı sanırım gözleri.
"Gel bakalım" dedi, takip ettim. "Liseye mi gidiyorsun?" diye sordu, "Evet" dedim. "Ne güzel. O zaman kumaş pantolon giyiyorsundur. Dersler nasıl?", "İyi". "Aferin evlat. Derslerine çok çalış. Kaç numara ayakların?", "40". Sonra bir bot aldı eline, "Sağlam, sıcak da tutar. Hem de kumaşın altında iyi gider" dedi. Uzattı, denedim. Eski botlarımın tabanı artık neredeyse yok olmak üzereydi ve yere bastığımda ayaklarımın altı acıyordu. O yepyeni botu giyince duyduğum memnuniyeti anlatamam bile. Eskileri hemen poşete koyduk.
- Çocuğun ne ihtiyacı var hanımefendi?
- Okul pantolonu ve gömleği çok eskidi. Montu da sağlam sayılmaz. Biraz da kırtasiye falan ama onları biz hallederiz.
Sonra bir yere telefon etti adam. "Bacım" dedi anneme, "bak şu karşıdaki mağazaya gidin, ne istiyorsanız alın. Şunu da alın, biraz işinizi görür."
Tereddütle aldı annem parayı. Yüzüne bakamadım ama "Allah razı olsun" derken, üst üste sayısız defa teşekkürler ederken sesindeki titremeden anladım aslında ne kadar kötü bir durumda olduğumuzu. Annemi asla ve asla o şekilde düşünmedim, hayal bile etmedim hayatımda. Ama kabuslarıma bile giremeyen o olayın gerçeğini gördüm ne yazık ki. Sonra ben de adamın elini öpüp teşekkür ettim, diğer mağazaya gittik, oradaki görevli fiyatına bakmadan istediğimiz ürünü seçebileceğimizi söyledi. İhtiyacımız olanları alıp para vermeden çıktık. Ve o yardımsever adamı bir daha görmedik.
O günden sonra uzun bir süre düşündüm durdum. Sonra zaman ve mekanlar değiştikçe, lisenin bitişi ve üniversiteyle beraber çalışıp para kazanmaya başlayınca hafızamın derinliklerinde uykuya dalmış bu olay, nankörlüğüme denk gelmiş yani. Yıllarca aklıma gelmedikten sonra bu akşam aniden hatırlayıverdim. Bunu yazarken de tüm netliğiyle tekrar yaşadım. Bunu neden anlattım bilmiyorum. Aslında inanılmaz kırılgan ve dolayısıyla çok gururlu bir insanımdır. Bazen birisinin söylediği ya da yazdığı, satır arasındaki basit bir cümleyi bile kendime dert eder, düşündükçe düşünür, bir türlü kabullenemem. Ama ne bileyim, bir şeyi yazmak, bir şeyi anlatmak farklı. o şeyi yaşamak ise çok ama çok daha farklı. Okuyucu asla benim hissettiklerini hissetmeyecek belki ama bir başka insanın hayatındaki önemli bir vakayı incelemiş olacak. Belki kendine çıkaracağı bir pay da vardır...
Lise yıllarımın ikinci yarısını olabilecek en kötü şekilde yaşadım. Sapmaya, delirmeye, hata yapmaya ve kendimi kaybetmeye en müsait zamanlarım ağır depresyonlar, sıkıntılar içinde geçti. Kolaylıkla bir serseri olabilirdim. Ama şanslıymışım, öyle olmadım. "Yıkılmadım, ayakta kaldım" diyemem , fazla arabesk olur belki o zaman ve yalan olur aynı zamanda. Aslında sayısız defa yıkıldım. Ama bir şekilde ayağa kalktım. Sayısız defa annem kaldırdı, bazen kendi inatçılığım ve hırsımla kalktım ve işte bu anımda anlattığım üzere, bir defasında da hiç tanımadığım bir hayırsever kaldırdı. Büyük şanssızlıklar içinden, şanslı bir insan olarak çıktım. Asla ve asla o duruma düşmek istemezdim ama belki de bugün rahat bir hayatım varsa o güne, o adama borçluyumdur? Aksini kim ispatlayabilir ki?
O muhteşem adamın kim olduğunu bilmek, gidip elini öpmek isterdim. O günden sonra hayatta nelerle karşılaştığımı, neler yaptığımı, neler başardığımı ve neler başarmak istediğimi anlatmak, zamanında yaptığı o iyiliğin benim için ne kadar anlamlı olduğunu ifade edebilmek isterdim. Ama yapabileceğimi sanmıyorum.
Görüyorsunuz ya, hayat gelgitler, sürprizler, öngörülemez gelişmeler ve sürekli değişen bir gelecekle dolu. O adamın önüne cepleri yırtık montum, tabanları aşınmış botlarımla dikildiğimde, geleceğe dair ne kadar umudum vardı? Hiç. Koca bir hiçten ibaretti her şey. Muhtaçtık. Dilenci gibi hissediyordum. Ama hiç tanımadığımız bir adamın karşısında hayatımıza ilk ve son defa sergilediğimiz o muhtaç duruş, herkesin öğrenemediği bir şeyler öğretti bana. Ve sonraları yaşadıklarımı, zamanın getirdiklerini düşündükçe, hatırladıkça daha şanslı görüyorum kendimi. Ve bir gün, öğrendiklerimi bir miras olarak bırakmak, bir çocuğun hayatında önemli bir insan olmak istiyorum. Çünkü asla bilemezsiniz, belki de bazen sadece bir çift bottur, bir çocuğun hayatını şekillendiren...