Get the Flash Player to see this player.

ABD menşeili ESPN kanalının 2010 Güney Afrika FIFA Dünya Kupası için hazırladığı reklam...
Kupaya az bir zaman kala, heyecan veriyor...

pi, Spor, Yorumlar (0) 5/21/2010
Fatmire Bajramaj - UEFA Bayanlar Futbolu Şampiyonlar Ligi Şampiyonu - 2010
Dün gece kanalları dolaşırken şans eseri Eurosport'da UEFA Bayanlar Şampiyonlar Ligi Finali'ne denk geldim. Nedir, ne değildir diye şöyle bir bakıyordum ki ne göreyim; bizim köftehor UEFA BaşkanıMichel (Platini) de orada, şeref tribününe çöreklenmiş heyecanla maçı izliyor. "Koskoca UEFA'nın başkanı orada, ellerini bağdaştırmış heyecanla maçı takip ediyor, ben de izleyeyim bakalım şu maçı, belki bir olay çıkar da saç saça baş başa "hamamdan enstantaneler" temalı bir aksiyon izleriz" dyie düşünerek ben de başladım izlemeye ama oldukça da hoşuma gitti işin doğrusu.

90 dk + 15 dk x 2 uzatma ile 120 dakika golsüz geçti ama futbolu bir erkek oyunu olarak görmeye alışmış bir insan olarak hiç sıkılmadım. Bir tarafta Almanya'dan 1. FFC  Turbine Potsdam takımı, karşısında ise erkekler futbolundan da çok iyi tanıdığımız Fransa'nın Olympique Lyonnais'u. İspanya'nın Getafe şehrinde, Coliseum Alfonso Pérez stadında, dolu ve heyecanlı tribünler karşısında çok güzel bir maç oldu.

Eurosport spikeri de (sanırım Caner Eler) maç boyunca o kadar faydalı bilgiler verdi ki... Sadece Luisa Necib'in sol ayaklı olduğunu iddia etmişti bir ara ama dikkat ettim, Necib sağ ayaklı bir oyuncuymuş, ama senin canın sağolsun Caner :) Gerçekten örnek bir maç anlatımıydı. Özellikle de bayan futbolu gibi tanıdık ama tanıdık olmayan bir spor söz konusu olunca, gerçekten yapıcı bilgiye doyduk.

Caner Eler'den öğrendiğimiz kadarıyla bayanlar futbolu, özellikle Avrupa'da bir iki ülke hari. (İngiltere ve İsveç) amatör bir spormuş. Sadece İngiltere ve İsveç liglerinde profesyonel düzeyde futbol oynanıyormuş. Ve dün Avrupa Şampiyonluğu için mücadele eden bayan futbolcular da amatör olunca, hayatlarını sadece futbolla geçirmedikleri anlaşılmış oluyor. Muhtemelen bir çoğunun tahsili var ve futbolculuğu sadece part time iş/hobi olarak yapıyorlar.

Oyuna gelince... Beklentilerimin çok çok üzerinde olduğunu söylemeliyim. Amatör sporcuların 120. dakikada dahi (yorgunluk belirtileri ortaya çıksa bile) canını dişine takarak mücadele etmesi müthiş bir şey. Üstelik sahadakilerin bayan olduğunu düşünürsek son derece şaşırtıcı. Daha da şaşırtıcı olan şey, bazı oyuncuların gerçekten yetenekli olması. Benim gözüme çarpan, Turbine Potsdam'ın 22 yaşındaki 10 numaralı oyun kurucusu Bosnalı/Alman Fatmire Bajramaj, Lyon'un hücum silahı, 23 yaşındaki 10 numarası Louisa Necib ve 21 yaşındaki Amandine Henry ve yine Lyon'un orta sahasından 24 yaşındaki İsviçreli Lara Dickenmann. Öyle oynuyorlar ki, sanki bu oyuncuları alıp da herhangi bir erkek futbol takımına koysan sırıtmazlar...

Bajramaj'ın oyun tarzı Ronaldinho'ya benziyor. Hatta dripling yaparken Galatasaray'lı Giovani Dos Santos geldi aklıma sürekli. Müthiş ara pasları, seri çalımlar, oyun kurma yeteneği... Muazzam... Lyon'dan Lara Dickenmann şutları ve Amandine Henry ise driplingleriyle rakip savunma ve kaleci için büyük tehlike yaratıyor. Ama Lyon'un asıl silahı 10 numarası Necib. Cezayir asıllı olduğu için "Dişi Zidane" deniyormuş kendisine ve müthiş bir tekniği var, tek eksiği fizik gücü. Bajramaj da fiziken kuvvetli değil, hâttâ Necib'den de ufak ama bunu hızıyla bir şekilde avantaja çevirebiliyor. Necib ise biraz daha farklı, zaten oyun kurucu değil ama kanat ya da forvet arkasında verim alınabilecek türden bir oyuncu.

Maçı Lyon'un maç boyu enerjisi bitmeyen, kesinlikle iki takımın da en hızlısı olan fakat topla ne yapacağını bilemediği için maç boyu son vuruşlarıyla çileden çıkartarak Sabri Sarıoğlu - Caner Erkin ikisilini hatırlatan Elodie Thomis'in seri penaltı atışlarınında topu direğe nişanlaması sonucu 7-6 Potsdam kazandı...

Bundan sonra sadece erkek futbolunu değil, bayan futbolunu da takip edeceğim. Galatasaray'a tavsiyem de Bajramaj ile Amandine Henry'i transfer etsinler. Henry oyunun iki yönünü de oynayan orta saha, Bajramaj da oyun kurucu olarak çok iş yaparlar...

pi, Spor, Yorumlar (0) 5/21/2010
Geniş Aile son zamanların en gözde dizilerinden. Benim de Ezel ile birlikte takip ettiğim iki diziden biridir. Her karakteri ayrı bomba gerçi ve zamanla hepsinden videolar ekleyeceğim ama önceliği Ulvi'ye verelim...
 
Buyrun; Ulvi'den yaklaşık 4 dakikalık solo performans...
Ulvi'cede köçek = şükrücük... (Bu, bu nedir bu! :) )
 

Get the Flash Player to see this player.


Kenan Evren ve 12 Eylül...
Yankıları bugün dahi süren ve hiç şüphesiz tarih boyunca sürecek olan 12 Eylül 1980'in bu seneki yıl dönümünde, yine bir anayasa değişikliği, yeni bir referandum...
 
O dönemki darbenin lideri Kenan Evren bodrumdaki köşkünde hayatına devam ededursun... Gidenler çoktan gittiler...
 
Hayat ne tuhaf...

Up In The Air ( Aklı Havada - 2009 )
Ömrü yollarda geçen bir adamın hikayesini anlatıyor bu film. Göçebe bir kuş misali ama kanatlarında kara haberlerle, o havaalanından bu havaalanına, bir otelden ötekisine, yaşadığı bu "mobil" hayattan önceleri en ufak bir rahatsızlığı dahi olmayan, rahatsızlık bir kenara, memnuniyetinden içinde yaşadığı bu girdabı bir felsefeye dönüştüren bir gezginden bahsediyoruz.
 
Aslında George Clooney tüm o kendine has, karizmatik, "cool" ifadesini takınıp, şunları söylerken, etkilenmemek pek mümkün gibi gözükmüyor:
 
"Hayatınızın ağırlığı ne kadar? Bir saniyeliğine bir sırt çantası taşıdığınızı düşünün. Şimdi sırt çantanızı hayatınızdaki her şeyle doldurmanızı istiyorum ve buna küçük şeylerle başlayın: raflar, çekmeceler, biblolar... Sonra daha büyük şeyleri de doldurmaya başlayın, elbiseler, küçük ev aletleri, lambalar, televizyonunuz... Artık çantanız oldukça ağırlaşmış olmalı ama siz  yüklemeye devam edin. Koltuğunuz, arabanız, eviniz... Hepsini o çantaya sığdırmanızı istiyorum.
 
Şimdi o çantayı insanlarla doldurmanızı istiyorum. Sıradan tanıdıklarla başlayın, arkadaşlarınızın arkadaşları, ofisteki çalışanlar ve sonra en gizli sırlarınızla güvendiğiniz insanlara geçin, kız ve erkek kardeşleriniz, çocuklarınız, ebeveynleriniz ve nihayet kocanız, karınız, erkek arkadaşınız, kız arkadaşınız... Hepsini o çantaya koyun ve çantanın ağırlığını hissetmeye çalışın. Hiç şüphesiz ki ilişkileriniz hayatınızın en ağır bileşenleridir. Tüm o pazarlıklar ve tartışmalar ve sırlar, tavizkârdır. Ne kadar yavaş hareket edersek, o kadar çabuk ölürüz. Hiç şüphesiz, hareket etmek yaşamak demektir..."
 
En sonunda da "biz, bir hayat boyu birbirini taşıması gereken hayvanlardan değiliz. Bizler, tek eşli kuğular değiliz. Bizler kuğu değiliz, köpekbalığıyız" diyerek bitiriyor.
 
Cezbedici, baştan çıkarıcı bir vaaz belki. En azından ilk aşamada... Ama insan duygusal ve sosyal bir varlıktır,  o yüzden tüm o kişisel özgürlük yanlısı anlayış, hayatın bir noktasında sekteye uğramak zorunda kalır.
 
Aklı Havada, bana göre değişik, hoş bir film. Başroldeki George Clooney ve onun sırtındaki yükü hafifleten Vera Farmiga - Anna Kendrick ikilisiyle anlatacak bir şeyi olan ve izlemenin faydalı olacağına inandığım, güzel-özel bir Jason Reitman filmi.
 
Ve siz siz olun, hayatınızda sizin için önem taşıyan hiç bir şeyi sırt çantanıza doldurup çöpe göndermeyin...

Pandorum ( 2009 )
2100'lü yıllarla birlikte dünya, hızla katlanan nüfusu ve buna mukabil azalan kaynaklarıyla, yetersiz bir gezegen haline gelmiştir. Bu yüzden bir takım bilimsel projeler geliştirilir ve dünyadaki canlıların taşınabileceği, yaşama elverişli bir gezegen aramaya başlanır. Elysium adı verilen gezegen, dünyalıların yeni evi olacaktır...
 
Astronot onbaşı Bower, yaşam destek kabininde gözlerini açtığında ne nerede olduğunu, ne de kim olduğunu hatırlamamaktaydı. Kabinindeki üniformanın göğsündeki isimlikten adını, kolundaki yazılardan ise ait olduğu birliği öğrenir. Bu arada hafızası da yavaş yavaş yerine gelmektedir ki bir başka yaşam destek ünitesindeki uykusundan uyanan yüzbaşı Payton ile karşılaşır. Bir odasında kısılıp kaldıkları, terkedilmiş gibi görünen uzay gemisini, o gemide bulunma amaçlarını, geçmişlerini, geleceklerini ve daha bir çok soruyu cevaplamak için maceraya atılırlar.
 
Tam olarak benim tarzım olan filmlerden değil aslında. Psikolojik bir gerilimden bahsediyoruz ama aksiyon da iyi bir şekilde yayılmış. Uzay istasyonunda ya da uzay aracında geçen bu tip filmler epey var aslında ve bu filmde her filmden bir şeyler alırken, kendisinden de birşeyler katmaya çalışmış.
 
Dennis Quaid ve Ben Foster'ın başrollerinde olduğu bu Christian Alvart filmini beklentileri fazla yüksek tutmadan izlemekte fayda var.

Arkada Sancho Panza, önde Don Quixote ...
Mantıklı olmak, delilik olabilir. Fakat daha da delice bir şey varsa o da, hayatı olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi görmektir.
 
Don Quixote ( Miguel de Cervantes Saavedra)

Sherlock Holmes ( 2009 )Güzel filmdi.

Robert Downey, Jr., girdiği her filme kendinden bir şeyler katabilen değişik bir aktör. Hayranı olduğumu söyleyemem ama beğenmemek de elimde değil. Şu var ki bu role yakışmış. Bir defa o kadar güzel bir şekilde yansıtmışlar ki o dönemin Londra'sını (sanırım Londra'da geçiyordu) yaşıyormuş hissine kapılıyorsunuz. Gerçi ben hiç o dönemin Londra'sını görmedim ama görmüş kadar olduk işte! Zaten film Oscar'a da "En İyi Sanat Yönetimi" ve "En İyi Müzik" (orada da Hans Zimmer işin içine giriyor) dallarında aday olmuş.

Downey'in yanında, hiç bir zaman favorilerimden olmayan ama iyi bir aktör olduğunu kabul ettiğim, bana kalırsa kasvetli ve sıkıntılı filmlerin vazgeçilmez jönü Jude Law, Dr. Watson rolüne müthiş uyum sağlamış.

Gerçek Holmes ve Dawson bu ikiliyi görseler, kendilerini çakma sanarlardı herhalde!

Filmle ilgili akılda kalan diğer kişiler, Holmes'e filmin temposuna iyi ayak uyduran Rachel McAdams, "Andy Garcia mı değil mi?" diye film boyu meraktan çatlana Mark Strong (değilmiş) ve güzelliğiyle iz bırakan Kelly Reilly...

Filmin yönetmeni de Madonna'nın eski sevgililerinden Guy Ritchie... Adı falso okunuyor olabilir ama adına bakmayın siz, Guy güzel film yapmış.

Get the Flash Player to see this player.

Mark Knopfler büyük müzisyendir. Gitar çalışındaki asaletiyle, ürettiği o kusursuz ve insanı alıp götüren tınılarla ve işin biraz da magazinel yanından bakarsak hayata ve olaylara karşı olan tavrıyla, sanatçısı çok az kalan dünya sanat sahnesinin en büyük kalitelerinden biridir kesinlikle.
 
Bu eseri, 1983 yılında çekilmiş Local Hero filmi için bestelemiş. Dire Straits konserlerinde de sürekli çalınmış bu parça ve ciddi sayıda fanatiği var fakat ortalıkta hep konser versiyonları var, dolayısıyla temiz bir kayıt yok.
 
Youtube'u kurcalarken aklıma düştü yine. Dinleyeyim dedim... O arada şans eseri bazı amatör gitaristlerin de parçayı yorumladıklarını gördüm ve bir bir dinledim. Aralarında çok güzel yorumlayanlar var ama en güzeli Franck Philippo adlı bu arkadaş yapmış bana kalırsa... Bariton gitarını almış eline, bir güzel döktürmüş. Eleştirebileceğim tek yanı, sanki tempoyu biraz yüksek tutmuş, hızlı çalmış gibi ama yakışmamış da diyemem. Elbette Mark Knopfler'ın o kalitesiz konser kayıtları bile özeldir ama bu da dinlemeye değer hani...
 
Filmi de tavsiye ederim ayrıca...

Fearless ( 1993 - Korkusuz )Bu sabah uyku tutmayınca bir çeşit çizgi roman uyarlamasını olduğunu sandığım, 1993 yapımı Fearless (Korkusuz) adlı filmini izlemeye koyuldum. Filmden geriye kalan tonla düşünce oldu ki, yazının sonunda belirteceğim, bu düşünce uymağı tuhaf bir haberle iyice yer etmeye başladı kafamda.
 
Film benim sandığım gibi bir çizgiroman uyarlaması değilmiş. Ben çerez olsun, sabah sabah uyuyamıyorum bari vakit geçireyim diye basit bir şeyler izlemek için açmıştım ama daha derin, insan psikolojisini inceleyen bir filmle karşılaştım. Memnun da oldum açıkcası. Bu tip filmlerin insana bir şeyler kattığına inanıyorum.
 
Filmin konusunu kabaca anlatırsak, büyük bir uçak kazasından sağ kurtulan Max Klein, kaza sonrası başka bir adama dönüşür. Kazadan önceki hayatıyla ve o hayatın parçası olan insanlarla yaşadığı iletişim sorunları ve mesafe bir yana, kendisini ölümsüz ve hiç bir şeyden zarar göremez bir canlı olarak görmeye başlar. Psikolojik desteği hiçe sayan, yanıt vermeyen Max, sadece, kazada 2 yaşındaki bebeğini kaybetmenin suçluluğunu ve acısını yaşayan Carla ile görüşmekte, onun yanında rahat edebilmektedir.
 
Film, Rafael Yglesias'ın kitabından beyazperdeye uyarlanmış. Filmin yönetmeni, Ölü Ozanlar Derneği dahil toplam 6 ayrı filmiyle Oscar adayı gösterilen Avustralyalı yönetmen Peter Weir. Bu filmde de Carla rolündeki Rosie Perez, en iyi yardımcı bayan oyuncu dalında Oscar adayı olmuş fakat o sene ödülü The Piano'daki rolüyle Anna Paquin kazanmış.
 
Jeff Bridges, gerçekten büyük bir oyuncu. Lider, karizmatik, "cool"... Kısmetse bu sene Oscar kazanan Crazy Heart'ını da izleyeceğim bir kaç güne. Ama insan izlerken hayran oluyor. Zaten bir çok kişinin gönlünde The Big Lebowski ile büyük yer etmişliği vardır, bendeki hayranlığını da izlediğim her filminde bir kat daha arttırıyor. Yanındaki Isabella Rossellini, Rosie Perez, Tom Hulse ve girdiği her filmi bir seviye yukarıya taşıyan John Turturro da ustaya ayak uydurmuşlar. Ayrıca filmde Benicio Del Toro'nun gençliğini de görüyoruz. 
 
İnsanı kazalar, ölüm, kader, ecel vb. konuları düşünmeye iten bu güzel filmin ardından akşam üzeri içinde Polonya Devlet Başkanı'nın da dahil olduğu devlet erkanını taşıyan uçağın Rusya'da düştüğü ve kurtulan olmadığı haberleri verildi televizyonda. Tuhaf oluyor insanın içi...
 
Bazen teknolojinin olmadığı, en büyük tehlikenin doğal afetler olduğu o ilkel çağlarda yaşamak, çok daha güvenliymiş gibi geliyor. Saçmalık belki ama... İnsan düşünüyor işte...