Öfke...Kimi zaman istemediğimiz olaylar gerçekleştiğinde, son derece basit, önemsiz ve geçici olduklarını bilsek dahi, ayaklarımızdan beynimize kadar, tüm vücudumuzu sımsıkı saran, acı bir duygu vardır. O an çok sevdiğimiz kişi ya da maddeleri dahi gözardı ederiz. Kimi zaman durmaya, durdurmaya çalışırız, dilimizi ısırır, gözlerimizi sımsıkı kapar ve "her şey az sonra düzelecek" deriz içimizden ama irade o müthiş duyguyu o kadar kolay bastıramaz.
 
En yanlış, en zararlı kararlar o anda alınır. En büyük hatalar o anda yapılır. Öyle bir andır ki, kendimizi tutamayız, vücudumuzun hakimiyetini çok güçlü ve gizemli bir duyguya kaptırmışızdır.
 
Bir insanın içindeki en zararlı şeydir. En uysal insan dahi, gün gelip de bu duyguya yenik düştüğünde yırtıcı bir hayvana dönüşür bir anlığına, tanıyamazsınız.
 
Öfke kötüdür, çok kötüdür... Beklenmedik acı bir sürpriz, üzüntüler, hayal kırıklıkları, başarısızlık vb. durumlarca tetiklendiği gibi, ortada hiç bir şey yokken de kendini gösterebilir.
 
Birazcık daha sıkabilse insan dişini, biraz daha sabredebilse sessizce, kaçıp gidecektir işte ama olmaz bir türlü.
 
Öfke kötü yola sürükler, öfkeyle motive olmamalı insanlar, öfkelerinin kölesi olmamalı. Bir şekilde başarmak zorundayız bunu...

Danse Mon Esmeralda
Notre Dame de Paris'in kapanış parçasıdır, Garou bunu söyleyip bitirdiğinde, elleri patlayana kadar alkışlar seyirciler. Sahiden de böylesi bir müzikale yakışan, harika bir kapanış parçasıdır. Hem İngilizce versiyonu, hem de orijinal Fransızca'sı harikadır. Müzik bölümünden orijinalini dinleyebilirsiniz...

Notre Dame de Paris'dan yazmaya devam ediyorum... Daha önce de belirttiğim gibi, müzikalin en meşhur ve en sevilen eseri, Quasimodo (Garou), Frollo (Daniel Lavoie) ve Phoebus'un (Patrick Fiori) beraber seslendirdiği "Belle" isimli parçadır.
 
Ne demiştik? Kilise çancısı çirkinler çirkini kambur Quasimodo, katedralin sert rahibi Frollo ve yakışıklı yüzbaşı Phoebus'un ortak yanları, hepsinin Esmeralda'ya aşık olmasıydı... Gelgelelim, Quasimodo fazla çirkin ve yoksul, Frollo bir Tanrı adamı ve sert, Phoebus ise zaten Fleur-de-Lys ile nişanlıydı... İşte bu parçada üçü beraber Esmeralda'ya olan aşklarını anlatıyor. Parçayı müzik bölümünden dinleyebilirsiniz...
 
[Quasimodo]
Güzel;
Bu onun için icat edilmiş kelime
Dansederken ortaya çıktığında,
Kanatlarını açıp uçmaya hazırlanan bir kuş sanki,
Ve o zaman cehennemi görüyorum ayaklarımın altında,
Odaklandım çingene elbisesinin altına,
Artık dua etmek neye yarar ki?
Ona ilk taşı fırlatacak olan kimsenin,
Hakkı yok bu dünyada yaşamaya,
Ah şeytan! Herşeyimi al,
Yeter ki dokunabileyim bir kez olsun O'nun saçlarına!
 
[Frollo]
Güzel;
Yoksa şeytan mı içinde saklanan?,
Çevirmem için yüzümü sonsuz Tanrı'dan?
Varlığıma bu tutkuyu karıştırmak,
Ve engellemek için Tanrı'ya doğru bakmamı,
Günahların en büyüğünü taşıyor içinde,
Onu arzulayarak bir günahkâr olmamı...
Bu kız bir oyuncu, bir hiçlik!
Sanki taşıyormuş gibi insanlığın haçını,
Ah Tanrım! Bir defalık olsun mümkün kıl,
Esmeralda'nın bahçesine bakmamı...
 
[Phoebus]
Güzel;
Koca siyah gözleriyle baştan çıkaran bu kız,
Acaba hâlâ yalnız olabilir mi?
Her hareketi bana harikaları gösteriyor,
Ve gökyüzünün renkleri ışıldırıyor eteğinin altında!
Aşkım! İzin ver seni aldatmama,
Sonsuza dek beraber olmadan önce!
Hangi erkek ondan yüzünü dönerse,
Hisseder tuzdan bir heykele dönüşmenin acısını!
Ah Fleur-de-Lys, ben bir inanç adamı değilim,
Toplamalıyım Esmeralda'nın aşk çiçeklerini...

[Quasimodo, Frollo ve Phoebus hep beraber]
Odaklandım çingene elbisesinin altına,
Artık dua etmek neye yarar ki?
Ona ilk taşı fırlatacak olan kimsenin,
Hakkı yok bu dünyada yaşamaya,
Ah şeytan! Herşeyimi al,
Yeter ki dokunabileyim bir kez olsun O'nun saçlarına!

Tu Vas Me Détruire - Beni Yokedeceksin
Bir önceki yazımda, Frollo'dan az da olsa bahsetmiş fakat Frollo'nun Esmeralda'ya nerede, nasıl aşık olduğunu anlatmamıştım. Heyecan yapmayalım, burada da anlatmayacağım :) Tüm hikayeyi anlatmak istemiyorum fakat ne kadar aşık olduğunu ifade ettiği bu parçayı çevirdim. Müzikalde Rahip Claude Frollo rolünü, Fransız sanatçı David Lavoie üstlenmiştir. Bu eser (tu vas me détruire - beni yokedeceksin), Frollo'nun Esmeralda'ya olan aşkının boyutlarını ifade ettiği harika bir sahne ve olağanüstü bir şarkıdır. Müzik bölümünde dinleyebilirsiniz... 

Notre Dame de ParisNotre Dame de Paris, Paris'teki çok meşhur bir katedral olmakla birlikte, Victor Hugo'nun unutulmaz "Le Bossu de Notre Dame" (Notre Dame'ın Kamburu) adlı eserinin Luc Plamondon tarafından sözler yazılıp, Riccardo Cocciante tarafından da müzikleri bestelenerek ortaya çıkarılmış harika bir müzikâldır.
 
Müzikalin en bilinen parçası dinleyeni daha ilk anda etkilemesiyle ünlü "Bellé" adlı şarkıdır fakat diğer şarkıların hemen hepsinin de son derece kaliteli ve başarılı olduğunu belirtmek isterim.
 
Konuya geçmeden önce müzikalle ilgili bir takım bilgiler vermek istiyorum. Şöyle ki, müzikal  çok başarılı olduğu için orijinal dili olan Fransızca haricinde, İngilizce, İtalyanca, ispanyolca ve Rusça'ya da çevrilmiştir. Aralarında en güzeli elbette ki orijinal Fransızca versiyonudur ve İngilizce versiyonu aslına bakarsanız çok da iyi değildir çünkü sözler orijinalinden uzak ve parçalara İngilizce'den çeviri yapıldığında ilgisiz anlamlar ortaya çıkıyor ama o değişik sözlerle dahi müzikalin oldukça hoş olduğunu yine de belirteyim.
 
Herhalde hemen herkes Notre Dame'ın Kamburu'nun hikayesini en azından temel hatlarıyla bilir. Esmeralda adında güzeller güzeli bir çingene ve Quasimodo adında çirkin mi çirkin, kambur bir kilise çancısı var ve Quasimodo, Esmeralda'ya çılgınlar gibi aşık. Gel gör ki Esmeralda güzelliğiyle sadece çirkin Quasimodo'yu değil, nicelerini baştan çıkarmakta ve dolayısıyla garip Quasimodo'nun en ufak bir şansı kalmamaktadır. Yine de bizim kambur aşkından, sevgisinden vazgeçmemekte ve zaten ömrü boyunca çirkinliği ve kamburluğu yüzünden yaşadığı sıkıntılarına, çektiği acılara katlanmaya devam etmektedir...
 
Çingenelerin (yani göçmenlerin) Paris'te istenmediği yıllarda (hikaye tam olarak 1482'de geçer), Esmeralda şehrin ilgisini üzerine toplayan, erkekler için harika, bayanların ise süslü çingene elbiseleriyle dalga geçtikleri gelgelelim erkeklerin ilgisini üzerine topladığı için kıskançlık ve hasetten çatladıkları bir afettir. Aslında bir çingene olmamasına rağmen çingenelerin elinde büyümüş, dansetmeyi ve şarkı söylemeyi öğrenmiştir. Nitekim, Quasimodo, katedralin önünde dansettiğini gördüğü an vurulmuştur bu güzelliğe. Quasimodo'nun geçmişine baktığımızda ise, bu çirkinlik abidesi daha küçücük bir bebekken görünüşü yüzünden toplumdan izole edilmiştir ki kendisine sahip çıkan ve babası yerinde olan tek kişi, otoriter, sert rahip Frollo'dur. Quasimodo Frollo'nun sözünden dışarı çıkmaz ve iletişim kurduğu tek insan da O'dur, taa ki Esmeralda'yı görüp, ona aşık olana kadar.
 
Hikayeyi bir şair ve oyun yazarı olan Pierre Gringoire'in ağzından dinliyoruz. Paris şehri ayaktadır çünkü Krallar Günü ve Deliler Bayramı kutlanmaktadir, her sokakta bir curcuna vardır ve büyük bir kalabalık da dev katedralde toplanmış, sergilenmekte olan oyunları izlemektedir. Sahnede, sırayla dizilmiş insanlar vardır ve topluluk aralarındaki en çirkini seçmektedir. Herkesin maske ve makyajla kendisini çirkinleştirerek kazanmaya çalıştığı bu yarışmayı, en sevimli halini(!) takınmış olan makyajsız ve maskesiz Quasimodo kazanır. Ve halk, Quasimodo'yu bir tahta oturtup, Paris sokaklarını gezdirererek eğlenmektedir. Büyük bir meydana geldiklerinde, aynı meydanda bir başka topluluk da keçisiyle türlü oyunlar sergileyen, şarkılar söyleyen ve dans eden çingene Esmeralda'yı görürler. Bu esnada Frollo, kalabalığın ortasındaki Quasimodo'yu farkeder ve hemen kiliseye dönmesini emreder. Quasimodo'nun gidişiyle eğlencesine ara verilen topluluk da meydanı boşaltmaktadır. Kalabalığın dağılmasıyla Esmeralda da alandan ayrılır ki, bir köşe başını dönerken Quasimodo Esmeralda'yı kucaklayıp koşmaya başlar. O bölgede bulunan ve kızın çığlıklarını duyan ordunun gözde ismi, yakışıklı Yüzbaşı Phoebus okçu birliğiyle birlikte hemen Quasimodo'nun peşine düşer ve Quasimodo yakalanıp, ertesi gün yargılanmak üzere hapse atılır. Esmeralda da serbest kalır, gelgelelim burada hikayeye Phoebus da dahil olmuş ve Esmeralda Phoebus'a, Phoebus da Esmeralda'ya aşık olmuştur. Bununla birlikte Phoebus zaten Fleur-de-lys ile nişanlıdır ve düğüne az bir zaman kalmıştır, ayrıca ordunun geleceği olan bir yüzbaşının, bir çingeneyle ilişkisi olması zamanın Fransa'sında hoş karşılanacak bir durum değildir...
 
İşte, Quasimodo, Frollo, Phoebus ve Esmeralda arasındaki aşk çıkmazı böyle bir temele sahiptir. Her karakterin kendi açmazları, kendi sıkıntıları ve kendi sorunları olmakla birlikte aynı zamanda ortak sıkıntılar ve acılar da paylaşılmaktadır.
 
Victor Hugo'nun 29 yaşındayken yazdığı ve ilk romanı olan bu eserin müzikali, olayları hikayedekine göre biraz daha farklı işlemekle beraber, eserin kalitesinden -bence- hiçbirşey kaybettirmemektedir.
Zaman zaman burada da şarkılarına ve sözlerine yer vereceğim...

Kahrolsun...
Burada demiştik ki, ülkemizi sevmiyoruz ya da seviş tarzımız gösterişten ibaret... Aylar oluyor o yazıyı yazalı ve şimdi içimizi acıtan son terör olayları ile birlikte birşeyler yazmak istediğimde aklıma gelen ilk şey o zaman yazdıklarım oluyor.
 
Lise ve üniversiteyi beraber okuduğum, çok sevdiğim bir arkadaşımın ağabeyi, Erzincan'daki hain pusuda şehit oldu, adı Önder Muratoğlu, er...
 
Öncelikle; PKK, dünyanın görmüş olduğu ve gördüğü tüm terör örgütleri, teröristler, aptal vaat ve inançlara kanıp şuursuzca insan öldürmeyi kendine görev edinmiş sapıklar, iki günlük dünyada hayatın tadını çıkarmak, mutlu edip mutlu olmak varken masum kanı döken hain yaratıklar, saf, cahil insanları etrafında toplayıp örgüt kuran elebaşları, bu örgütlere çeşitli amaçları için muhtelif biçimde destekler sunan, yol gösteren, hedef belirten leş kargaları, eğer ki bu alemde bir yaratıcı varsa, birse ve tekse (ki ben sonuna kadar buna inanırım), o yaratıcı size sebep olduğunuz acı ve sıkıntıların milyonlarca, milyarlarca katını versin. Döktüğünüz, dökülmesine sebep olduğunuz kanlarda boğulun inşallah!
 
Dünya çok güzel, yaşamak çok güzel, yaşatmak ayrı güzel ama siz bunun farkına varamayacak kadar aptal ve tüm bunlara engel olacak kadar da tehlikelisiniz.
 
Bu dünyada birisinin hayatına son verme hakkını kim, kimden alıyor? Nedir paylaşılamayan, siz de, sizin çocuklarınız da, torunlarınız da, onların torunları da bir şekilde yaşayıp ölmeyecek mi? Kime kalacak bu dünya! Döktüğünüz kanlar kimin kârına olacak?
 
Bir insan öldüğünde ve sevenler bunu öğrendiğinde, geriye kalan çaresizlik oluyor. Şehit bile olsa, acı veriyor işte...
 
Allah tüm şehitlerimize rahmet eylesin ve tüm şehit yakınlarına da sabır versin, güç versin...

Kim sonsuza dek yaşamak ister? 
There's no time for us,
There's no place for us,
What is this thing that builds our dreams,
Yet slips away from us.
 
Who wants to live forever?
Who wants to live forever?
 
There's no chance for us,
It's all decided for us,
This world has only one sweet moment,
Set aside for us.
 
Who wants to live forever,
Who dares to love forever,
When love must die?
 
But touch my tears with your lips,
Touch my world with your fingertips,
And we can have forever,
And we can love forever,
Forever is our today.
 
Who wants to live forever?
Who wants to live forever?
Forever is our today,
Who waits forever anyway?
...
 
 Bizim için zaman yok,
Mekân yok bizim için,
Nedir düşlerimizi oluşturan,
ve kayıp giden ellerimizden?
 
Kim sonsuza kadar yaşamak ister?
Kim sonsuza kadar yaşamak ister?
 
Bizim için şans yok,
Herşey karara bağlanmış bizim için,
Bu dünyada tek bir güzel an var,
Bizim için yaratılmış...
 
Kim sonsuza kadar yaşamak ister?
Kim sevmek ister sonsuza kadar,
Aşk ölmeye mâhkumken...
 
Ama dokun gözyaşlarıma dudaklarınla,
Parmak uçların dokunsun dünyama,
Ve sahip oluruz sonsuzluğa,
ve aşık oluruz sonsuzluğa,
Bugünümüzdür sonsuzluk...
 
Kim sonsuza kadar yaşamak ister?
Kim sonsuza kadar yaşamak ister?
Sonsuzluk bugünümüzdür,
Kim sonsuza kadar bekler?


Çocukluk...Kızların çocukluğu nispeten sakin geçer. Biz erkekler ise mahallelinin başına bela olup asilik çıkarmakta birebirizdir. Şimdi çocukluğumu düşündüğüm zaman yer yer Pal Sokağı Çocukları'yla dahi ilgi kurabiliyorum, bizim mahallemizde Nemecek gibi güzel bir insan yoktu gerçi ya, neyse. Yine de güzel günler derim ben o zamanlara...
 
Dün çocukluğumun geçtiği mahallede, benim çocukluğumda bebek olanların top oynadıklarını gördüm. Bir zamanlar aynı yerde, çoğunlukla yarı patlak bir topun peşindeki çocuk da bendim ve böyle düşününce kötü oluyor insan.
 
Kim ne derse desin, dolu dolu yaşanıyor çocukluk. Hayatın ilerleyen dönemlerinde aynı tadı yakalamak da mümkün değil, onca anıyı kafada toparlayabilmek de. Gidip o dönemleri yaşadığımız yerlere görmek, birden binbir çeşit hatırayı uyandırıyor ve gülmekle ağlamak arası bir ifade yerleşiyor insanın yüzüne.
 
Bizim mahallemizde yaşlı bir İbrahim amcamız vardı. Bizim akşama kadar top oynadığımız o küçük arsanın hemen yanında, küçücük bahçesiyle şirin bir evi vardı ve haliyle bu evin etrafı da duvarla örülüydü ki mahallenin veletleri içerideki ağaçlardan uzak tutulabilsin. İşin doğrusu kimse İbrahim amcanın ağaçlarındaki meyvelerle ilgilenmezdi de. İlginçtir ama hiç böyle bir anım yok, asla İbrahim acmanın meyvelerine el sürmemişizdir. Ama vurduğumuz toplar az inletmedi bahçenin duvarlarını. Ve top her duvara vurduğunda, arkamızda, elinde koca koca taşlar, engelli 100 metre koşucusu edasıyla depar atan 70'lik bir amca figürü, ben ve bir çok gencin çocukluk anılarında önemli yer kaplar. Bu top oynarken duvara vurmak, arabanın alarmını çaldırmak, camı indirmek olur, bir bahçedeki muhtelif agaçlardan meyve çalmak olur, senaryolar değişir ama sonuçta hep bir kovalayan vardır.
 
Neyse, 70'lik dedik... Yılların tecrübesi... Her zaman koşacak değil ya? Bazen de ansızın ortaya çıkardı duvarın köşesinden ve en yakındaki çocuğu kulağından yakalayıverirdi. Kulağı evirip çevirdikten ve kıpkırmızı yaptıktan sonra da nasihat dakikaları başlardı. Nasihat verirken sevimli adam olurdu birden. Öyle ki nihayet yanımızdan ayrıldığında bir kaç dakika top oynayamazdık, nasihatlerin etkisinde kaldığımız için. Ama sadece bir kaç dakika...
 
Aynı şekilde bir apartmanın zemin katındaa oturan bir teyze de vardı mahallede. Adını maalesef hatırlamıyorum ama onun da penceresinin hemen önüne gerdirdiği çamaşır ipindeki koca koca atletlerin üzerinde bıraktığımız top izleri yüzünden gözü dönmüş halde çığlık atışını hatırlarım.
 
İbrahim amcalar da ölüyormuş ve var gücüyle koruduğu o duvarlar bir harabeye dönebiliyormuş bunu gördüm dün. Böyle bir yazı yazmama da sebep olan şey bu oldu zaten. En tuhaf gelen şey de, yeni yeni çocukların orada top peşinde koşturmaları sanırım. Demek ki dünya dönüp, zaman değişirken, bazı şeyler de bazı açılardan sabit kalabiliyor. Çok da farklı hayatlar yaşamıyoruz demek ki...

Afrika'da açlık, susuzluk ve hastalık...Bu sabah Gaste okurken bir haber özellikle dikkatimi çekti ve siteme aktarmak istedim. Sudan'da olup bitenleri şurada anlatmıştım. Burada anlatacaklarım ise soykırımdan çok, açlık, hastalık, insanlığa yakışmayacak şartlarda doğma, büyüme ve yaşamanın sonuçlarından ibaret.
 
Bedeli 100 YTL olan bir ameliyatı karşılayamadıkları ve daha da kötüsü bu ameliyatları yapacak yeterli sayıda doktorun koskoca kıtada bulunmaması sebebiyle tam tamına beş milyon Afrikalı kör kalıyor.
 
Hâl böyle olunca insanın aklına ister istemez hayata avantajlı başlamış olmanın ne kadar da umrumuzda olmadığı geliyor. Afrika'da doğan bir bebeğin suçu nedir ki dünyanın herhangi bir bölgesinde doğan bir başka bebeğin yaşam kalitesiyle arasında böylesi bir uçurum olsun? Onların hayata yenik başlaması, kapatamayacakları bir farkla geride başlaması bir anlamda dünyanın geri kalanının utancıdır. Bu insanlar bizlerin lafta kalan merhametimizden çok yardımlarımıza ihtiyaç duyuyor.
 
Gerçi benim bu yazdıklarımı herkes yazıyor, söylüyor ama ortada bir gelişme yok. O yüzden bu bölümü kısa kesip, istatistiki bilgilere geçiyorum:
 
* 1 milyar nüfuslu Afrika kıtasının %1.2'sinin gözleri görmüyor.
* Tüm kıtada 10 Milyon göz hastasının yarısı katarakt hastası.
* Tüm kıtada 40000 kişiye 1 doktor düşüyor.
* Nijer'de ameliyat yapabilen sadece 11 göz doktoru var. Yani 1.2 Milyon kişiye 1 göz doktoru düşüyor.
* Afrika'da katarakt olan 1 milyon kişiden ancak 500'ü tedavi görebiliyor.
* Üçüncü dünya ülkelerinde her 5 saniyede 1 kişi ve her 1 dakikada 1 çocuk kör oluyor.
* Her 10 saniyede bir Afrikalı çocuk, tedavi edilebilir bir hastalık yüzünden hayataını kaybediyor.
* Batı Afrika'da her 4 çocuktan biri 5 yaşına varmadan ölüyor.
 
İdealist göz doktorlarına duyrulur...
 
Hayırseverler için de;