Görüntülenmesini istediğiniz dönemi seçiniz:
Darfur Soykırımı"Soykırım" son yılların en popüler laflarından. Özellikle biz Türkler için uluslararası siyasette neredeyse bir numaralı konu "sözde Ermeni soykırımına" ilişkin iddialar ve bunların reddinden ibaret. Üstüne üstlük başta Fransa olmak üzere, onların üzerine neden vazife oluyorsa, bir çok ülke "Türkler Ermenileri katletmiştir" ya da "katletmemiştir" konusunu meclislerine kadar taşıyıp tartışıyorlar. Olan biten hakkında gerçeğe dayalı en ufak bir araştırması olmayan insanların dahi türlü türlü fikri, açıklaması var, hem de hararetle.
 
Soykırımın gerçekten olup olmadığı bir yana, bütün dünya ülkelerinin kendilerince cephe alması olayın enteresan yanı. Bununla birlikte bu koskocaman dünyada, dünya ülkelerinin, ülke politikalarının ne derece iğrenç, ne derece iki yüzlü, ne derece tutarsız olduğunu gösteren daha ilginç ve ne yazık ki çok daha vahim olaylar da oluyor. Oluyor, devam ediyor ve kimsenin umrunda değil, ne yardım eli uzatan, ne "dur!" diyen var.
 
Ne kadar insan biliyor, emin değilim, Sudan adlı bir ülke var Afrika'da, yüzölçümü açısından Afrika'nın en büyüğüdür. Halkın %83 gibi büyük çoğunluğu Müslüman, bunların da çoğu araptır. Ne yazık ki bu ülkede 2003 yılından beri "soykırım" yapılıyor.
 
Sudan'ın "Darfur" bölgesinde, 2003 yılında bölgedeki su ve diğer yerel kaynakların paylaşılmasıyla ilgili olarak bir iç karışıklık çıkıyor. O tarihten itibaren Sudan devletinin desteklediği milis güçleri, yerli halkı (afrikalı) "katlediyor". Bu insanları, yani Allah bilir ne zamandır o topraklarda yaşayan yerlileri katleden milis güçleri de ülkenin çoğunluğunu oluşturan Araplardan oluşuyor. Milyonlarca insan topraklarından edildi, kadın, çocuk, yaşlı demeksizin öldürülenlerin, tecavüz edilenlerin haddi hesabı yok ve hatırlatalım ki Sudan, resmi dini İslam olan ve yine resmen bir "şeriat" devletidir. Yani kanun ve kurallarını İslam'dan alır. Sudan'da olan şey ise, Müslüman Arapların, Müslüman Afrikalıları katletmesi. Bu ne biçim islam, bu ne biçim insanlık?
 
Oradaki katiller kadar, Sudan'da olanları gözardı eden dünya liderlerini de suçlamak lazım. Amerika dünyanın jandarmalığına soyunurken neden Sudan'a göz yumdu? Araplar İslam'ı o kadar benimsediler, hâttâ sahiplendiler de nasıl böyle katiller olabildiler? Türkiye'de "Ermeni soykırımı vardır" ya da "yoktur" denildiğinde, "soykırım" kelimesinin anlamını dahi doğru dürüst bilmiyorken avazı çıktığınca itiraz eden, sanki tarih, sosyoloji profesörüymüş gibi böbürlenerek hikaye yazanlar, kitaplar yayınlayanlar neden Sudan'a dikkat çekmediler? Fransızlar "Türkler soykırım yaptılar, uzak tutalım kendimizden" derken neden aynı tepkiyi Darfur'da olanlara da göstermediler?
 
Buraya o fotoğrafları koymak istemiyorum, katledilenler gömülmemiş ya da yakılmamış bile, Afrika'nın kuru toprağına bırakılmış ve o ölü bedenler, üzerinde tek parça et kalmamış iskeletler halinde Darfur topraklarında halen.
 
Katledenler kadar katle göz yumanların da lanetlenmesi adınadır bu yazı...
Yorumlar (0) 29.01.2008
Jack O'Neill (Richard Dean Anderson)Richard Dean Anderson. Çoğu insan onu McGyver olarak tanıyor, bu kimliğiyle de zaten belli bir döneme damgasını vurmuş bir insandır kendisi. Benim küçüklüğümde epey meşhurdu mesela. Stargate SG-1 adlı dizide ise, dizinin hayranları için bir idol, bir ikon haline geldi. Jack O'Neill karakterini ondan daha iyi canlandıracak başka bir insanın olduğunu sanmıyorum. Daniel Jackson gibi bir araştırmacı-arkeolog, Samantha Carter gibi bir süper zekâ ve Teal'c gibi bir savaşçının da dahil olduğu ekibin lideri olması yeterince karizmatikken, Jack O'Neill bir "ağır abi" değil, tam aksine ekibin içindeki yaramaz çocuk gibi. Bu diziyi bizim yönetmenlerimiz çekse, bizim yapımcılarımız üretse, Jack O'Neill burnundan kıl aldırmayan, sapına kadar delikanlı, taşfırın erkeği bir tip olurdu muhtemelen. 10 sezon süren dizide, Jack rol aldığı her bölümde kendine has, ekibin diğer üyelerine göre -belki Teal'c dışında- en basit ve izleyiciye en yakın karakterdir. Klişeye klişe diyecek, Sam izleyicinin çoğunlukla anlamadığı bilimsel açıklamaları yaparken "yani?" diye sorup en basit şekilde cevabı alacak kadar sıradan bir insan rolünde. Çok yetenekli ve çok iyi eğitim almış önemli bir asker olmakla birlikte, en azından savaş dışı konularda askeri düşünce sistematiğiyle uzaktan yakından ilgisi olmaması bile özel bir şeydir. İşin doğrusu Richard Dean Anderson, SG-1 izleyicilerini Jack O'Neill rolünü ondan daha iyi kimsenin yapamayacak olmasına sonuna kadar inandırmış, dizinin neşe kaynağı (Bir kaç bölümde rastladığımız Felger da hiç fena değildi hani), alnından öpülesi harika bir insandır. Sırf bu adam için SG-1 tekrar tekrar izlenir...
Yorumlar (0) 27.01.2008
Stargate SG-1Stargate SG-1, Stargate adlı filmin açtığı yoldan ilerleyen, 10 sezon sürmüş bir bilimkurgu dizisidir. 2007 yılında 10. sezon bitmiş, yapımcılar SG-1'a son noktayı koymak adına 2008 içerisinde gösterime iki uzun metrajlı film girmesini uygun görmüştür.
 
Dizi temel olarak zamanımızdan çok önceleri, bilimsel açıdan çok üstün bir topluluk tarafından yapılmış Stargate (Yıldız Kapısı) adlı aygıt aracılığıyla gezegenler arası yolculuklar yapılmasını konu alıyor. Dizinin güçlü bir konusu, konuya yüzde yüz hakim senaristleri ve kemikleşmiş, çok kaliteli bir kadrosu var. Dizide dört ana karakter var (Jack O'Neill, Samantha Carter, Daniel Jackson ve Teal'c) ve her bir karakter izleyiciyle bir şekilde bağ kuruyor, bir şekilde kendini kabul ettiriyor, ilgi çekiyor. Öyle ki bu dört karakter harici başka bir ekip itici gelebiliyor. Her karakterin elbette farklı özellikleri, farklı güzellikleri var, benim favorim Jack O'Neill'dir, peşinden de Teal'c gelir. Dizinin üzerinde rahatlıkla oynanıp, çok farklı alanlara rahatlıkla ve başarıyla çekilebilecek, gayet esnek bir senaryosu var bu yüzden iki yüzü aşkın bölümde konu sıkıntısı çekilmemiş. Aksine, bir iki yüz bölüm daha çıkarılabilir dahi. Çünkü hemen her bölümde yeni ve ilginç karakter işin içine dahil oluyor ve bir zaman, belki bir kaç sezon sonra onlara yeniden rastlayabiliyorsunuz. Dizinin yedinci sezonundan itibaren yapımcılar Stargate Atlantis adlı yeni bir diziyi başlattılar ki o da SG-1 kadar kaliteli bir dizidir ve temeli SG-1'a dayanmaktadır. O yüzden SG-1 izlenmeden Atlantis'e geçilmesi kesinlikle tavsiye edilmez.
 
Dizi köklü ve tutulan bir dizi olmasına rağmen, elbette Lost, Heroes ya da Prison Break kadar popüler değil, özellikle bizim ülkemizde. Aslında bir dönem TGRT ve TRT1'de gösterilmişliği var şimdi ise Digiturk kanallarının birinde gösterimde olabilir, emin değilim. Şundan eminim ki bilimkurgu sevenler için bunu izlememek kayıpların en büyüğüdür.
Yorumlar (0) 27.01.2008
White LionZamanının en kaliteli gruplarından biridir White Lion bence, onların icraat üzerinde olduğu zamanlardan çok fazla favori müzik grubum yok da oradan çıkarıyorum bunu. Hemen her şarkıları bir başka güzeldir ya, en güzeli bu şarkıdır bence. İsyan şarkısıdır arkadaşım bu, hem sanki biraz da arabeske mi benzer ne, ilk dinleyişte etkiler insanı. Bazı şarkıları vardır mesela, dinlemiş beğenmemişimdir, sonra günün birinde tekrar dinlemişimdir ve her nedese hoşuma gitmiştir, benimsemişimdir. Çok özel bir insan olmadığımdan, bir çok insan için de böyle bir durum geçerlidir diye düşünüyorum ama işte bu şarkı öyle değil, bu başka bir şey. İlk duyduğum an, ki yıllar önceydi, mest olarak dinledim ben bunu. Hâlen de öyle dinlerim, dinleyip sevmeyen de görmedim, görmeye de meraklı değilim. Grubun 1987 yılında çıkardığı "Pride" albümündendir bu parça. Mike Tramp gibi sesi olan, Vito Bratta gibi gitar çalan varsa beri gelsin, öpeceğim alnından...
div style="text-align: center">

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (1) 25.01.2008
İnsan yavruları güzeldir...Hatırlıyorum da karne zamanlarımızı, özellikle de daha ilkokuldayken, tam bir eşek sıpasıydım ben. Öyle kırığım falan olmazdı derslerle pek alâkam olmamasına rağmen, notlarım genelde beş olurdu, sermayeden geçinirdim yani, zeki çocuktum işin doğrusu. Ara tatil gelsin, yaz tatili gelsin diye dört gözle beklerdim. Liseye kadar tatillerim hep İzmir'de geçmiştir. Benim için sınırsız eğlence ve özgürlük demekti o zamanlar İzmir, ne de olsa okula başlayana kadar İzmir'de yaşamışım. Eve elinde süper bir karne, göğsünde kırmızı kurdelayla gittin mi, bir kaç gün evin reisi olursun. Keyfini sürerdik. Gelgelelim büyüdükçe okul sıkıyor insanları, akılları tekrar başlarına gelene kadar...
 
Ortaokulda uyuz ötesi bir öğretmenim vardı, kendisinden özel ders alanlara süper not verir almayanların canına okurdu. Ben zaten çalışmadan süper notlar alıyordum, özel ders almama ne gerek var ki? Matematik dersini doğru dürüst dinlemeyip de her soruyu cevaplayabilen afacanın tekiydim ben. Derken bir gün uyuz kadın annemi okula çağırıverdi, yaka silkti benden annemin önünde. Ben de çıkışıverdim kadına, sınıfın ortasında "öğretmen yalan söylüyor" demiştim anneme, şimdi komik geliyor ama o zaman sinir küpü olmuştum. Tabii annem bana mı inanacak, yılların öğretmenine mi? Ona inandı haliyle. Kadın bir punduna getirip ikna etti annemi belki de annem de olayı anlamıştı da üzerine gitmedi. Paşa paşa özel derse gitmiştim. Uyuz olduğum o kadına zoraki gülümsemişimdir hep. Zaten bildiklerimi anlatır dururdu özel derste, ben de aptalmış gibi davranır, bilmiyormuş gibi yapar, cins cins sorularla kadını zıvanadan çıkarırdım. Galiba eskiden okullar daha çok kısıtlıyordu çocukları, bu da ters tepiyor olsa gerek. O yüzden bizler de nereye saldıracağını bilmeyen küçük serserilerdik sanırım. Lisedeki -Allah'ın emri- bocalama devresine kadar olan kısmı düşünürsek, süper çocukluğum, süper okul hayatım olmuştur benim. Her açıdan başarılı, her açıdan yaramaz, çekilmez, ukâlâ bir çocuk... Lisede biraz sıkıntı vardı ama -Allah için lise hazırlık ve son sınıf unutulmazdır- yine de idare ederdi. Üniversite şehir içi olduğundan olsa gerek, liseye benzerdi ama onun da bambaşka güzellikleri vardı. Niye böyle nostalji yaptım, özet çıkardım doğrusu ben de bilmiyorum. Neyse işte, çocukluk üzerine yazılmış samimi bir yazıdır. Bizden geçti zaten artık, eşek kadar adam olduk...
 
Yarın, bugünün afacanları karnelerini alıp yarı yıl tatiline giriyorlar, ne plânlar peşindelerdir Allah bilir, yatıp kalkıp pekiyilerle dolu karne eve götürülünce anne-babadan koparılacakların listesi güncelleniyordur. Şimdi onların yerinde olmak vardı...
Yorumlar (0) 24.01.2008
Trum trum trum! Makineleşmek istiyorum!Nâzım Hikmet haklı vallahi, bu ülkede makineleşmek lazım... Neden mi? Sürücü kursuna belgeleri teslim etmek zorunda olduğumdan işyerimden öğleden sonrası için izin aldım. Çıktım yola, Sarıyer'den otobüsle Levent. Girersin Ziraat Bankası'na, alırsın numarayı, tabelaya bir bakarsın ki önünde 60 kişi var. Oturur beklersin, car car konuşanlar mı dersin, tartışma çıkaranlar mı dersin, bayan veznedarların ağzına düşenler mi dersin, beklersin... Sıra gelir, yatırırsın otuz beş lira sınav parası artı beş lira banka harcını, devam edersin. Otobüse atlarsın hop karşıya. Neyse ki trafik yoktur o saatte. Muhtarlığa girersin kanter içinde, ikametgâh çıkartır devam edersin. Bir sonraki durağın öğrenci belgesi almak, elinde bir ünv. diploman vardır ama sürücü kursu aslını istediği için "ne olur ne olmaz" dersin, "madem aynı zamanda öğrenciyim, öğrenci belgemi vereyim". Açıköğretimin bürosu muhtarlıkla öyle âlâkasız yerdedir ki sinirin tepene çıkar. Neyse, alırsın öğrenci belgeni. Bu defa daha ilgisiz bir yerdeki bir başka kuruma, adliyeye gitmen gerekir. Hedef, bir adet sabıka kaydı almak. Dilekçe yazarsın, adam numara ister, numara almak istersin, der ki "kusura bakma kardeş, numara 12'den önce alınıyor"... "Yapma etme abi, izin aldık işten geldik, hem herkes oturuyor burada, ver bir numara, yap bir güzellik" , "valla olmaz yeğenim" der pala bıyıklı amca. Boynu bükük ayrılırsın. Saat 5 olmuştur zaten, neyse ki sağlık raporunda kurs yardımcı olacaktır...
 
Bu ülkede çalışan bir insanın, devletle olan bir işini halletmesi için yarım gün yetmiyor arkadaş. Tam gün lazım. Sen zamanı ayarlasan bile öğleden önce ya da sonra gelmeni isteyebiliyorlar. Sanane kardeşim ya, ister öğleden önce ister öğleden sonra gelirim, madem ki burası saat 08.30 - 17.00 arası çalışıyor, işini yapsana sen! 12'ye kadar numara verilirmiş, 12'den sonra numara almış olanlar gelip sabıka kaydı çıkartabilirmiş. O işlemleri de saat 15.30 a kadar bitiriyorlar demek ki, o saatten sonra siesta. Bu ülkede kim olursa olsun, bir kişiye, bir kuruma işin düştü mü hapı yuttun demektir...
 
O yüzden makine olmamız lazım bizim. Tıkır tıkır çalışan makinalar olmalıyız. En azından sinirimiz tepemize çıkmamalı haksızlığı gördük mü. En fazla iki üç devremizi yakıp tamirci makinanın hoyrat ellerine bırakmalıyız kendimizi.
Yorumlar (0) 22.01.2008
Dire StraitsGünün şarkısı Romeo & Juliet, Dire Straits'in en bir güzel, en bir sevimli şarkısı ve ne yazık ki en bir iğrenç klibe sahip şarkısı. Harika bir melodiyle başlar bu şarkıcı, tabii görüp görebileceğimiz en yetenekli, kral müzisyen Mark Knopfler var işin içinde, sözler de müzik de elbette bir başka olacak. Günün birinde hayatımın hatasını yapıp klibini izledim, epey de uğraştım "belki bir şeyler anlarım, arada bir şey kaparım şu klipte anlatılmak istenenden"  diye, kısmet değilmiş, olmadı. Kalbim kırıldı inanın, böyle harika şarkıya öyle iğrenç klip çeken insan ve insanlar her kimse kendilerinden utanmalılar. O adamları ellerinde senaryo metniyle ya da kamerayla, hâttâ fotoğraf makinasıyla görenler, sağlam bir kaç yumruktan kaçınmasın arkadaş, olmaz ki böyle! Ama o şarkı var ya o şarkı... Dinleyiniz...
Yorumlar (0) 19.01.2008
ismailaktas.comUygulama geliştirici dostum İsmail Aktaş'ın kişisel sitesi. 1982 model Çankırı çıkışlı İsmail kardeşim bu sitenin yapımında da emek sahibidir, kilit noktalarda devreye girmişliği vardır. Aynı zamanda haftaiçi her gün başımın etini yiyen iğrenç, tiksinç bir insandır, hâttâ insan değildir. Hiç sevmem kendisini. Ama hakkını vermek lazım, sitesinde .net üzerine faydalı bilgiler vermektedir. Soru sorandan cevabını esirgemez kendisi. Başının etini yemekten çekinmeyiniz bu konuda. Fazla yüz vermemeye de özen gösteriniz, tepenize çıkabilir. Haykırsam dünyaya ettiklerini, yine anlatamam çektiklerimi... Öylesine ömür törpüsü, böylesine hain, dombilidir. Ona göre...
 
Yorumlar (0) 19.01.2008
Hyundai Getz
Türkiye'de yaygın bir marka ve bir dünya devi olmasına karşın Hyundai'ye her nedense pek olumlu gözle bakılmıyor. Bizim milletimizin gözünde Hyundai dandik, güven-lik-siz bir araç. Sağda solda araştırma yapınca bir çok modelinden de kullanıcılarının pek memnun olmadığını görüyoruz. Tek bir model hariç : Getz.
 
Teknik özelliklerini yazmayacağım aracın ama karşılaştırma yapılınca Opel Corsa ve Honda Jazz'dan aşağı kalır bir yönü yok. Üstüne üstlük ciddi fiyat avantajı var. İnternette özellikle Getz kullanıcılarının tartışma ortamları epey şen şakrak bir havada. Alanların hemen hepsi halinden ve seçiminden memnun, bu da herhalde araba almak isteyen birisi için en büyük referanstır.
 
Beni biler bilir, favori markam Honda'dır. Ama bütçemi de ben bilirim. Sahip olduğum bütçeyle alabileceğim en iyi araç Getz gibi görünüyor şimdilik, bir kaç aya kadar her şey daha netleşir herhalde. O zamana kadar araştırmaya devam...
Yorumlar (0) 18.01.2008
Temiz İnternetTemiz internet adında bir kampanya yürütülüyor Türk Telekom tarafından, hükümetin ve bizzat başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın destekleriyle. Tanım itibariyle gayet sevimli, mantıklı, akıllıca bir projeymiş gibi görünse de içeriği sebebiyle Telekom tarafından mimlendiği bilinen bir çok site konuya tedirgin yaklaşıyor.
 
İnternetin gün aşırı ve normal olarak kontrol dışı büyüyen bir kaynak olduğu ortada. Bunun üzerinde çok da durmaya gerek yok, iyisiyle, kötüsüyle koca bir alemdir internet. Faydalı içeriği kadar da zararlı içeriği vardır.
 
Diğer tarafta ise sansür var. Bu olay tam bir "iki ucu b.klu değnek", bu değneğin ucundan tutanlar da niyetleri ne olursa olsun eleştirilmeye mahkûmlar. Gelişmiş ülkeler sansüre sıcak bakmıyorlar, hâttâ artık tartışılmayan, gündem dışı bir madde. Bizde ise patlamaya hazır bomba durumunda. Çünkü bizim yöneticilerimiz herhangi bir olayın kaynağına inmekle ilgilenmezler, bunun yerine direkt olarak ceza kesilir, olay rafa kaldırılır ve aynı hikaye tekrar tekrar yaşanır durur. Bugüne kadar en çok da televizyon sayesinde haşır neşir olduk sansürle, saçma sapan sabah programlarının, gizli kameralı yarışmaların arkası da aynı sansür politikası yüzünden kesilmek bilmedi. Çünkü bütün bu sorunların kaynağına inip kökten temizlemektense, göz boyamaktan öte bir şey olmayan kanal kapatmaya gidildi. Aynı programlar, aynı rezillikleri bir gün arayla verdiler. Topu topu tv çalışanları bir gün izin yapmış oldu. Ha bir de, televizyon başında hipnotize olan kemikleşmiş ev hanımı kitlesi bir günlüğüne başka bir kanalı izlemek zorunda kaldı.
 
Biz biliyoruz ki, hükümetlerimizin icraatleri, vaad ettikleri gibi olmuyor. Genellikle kendilerine sakladıkları hedeflerine ulaşma amacı güdüyorlar. Bu sansür işi de bundan ibarettir. Ne olacak, iki tane memur oturacak sistemin başına, gelen direktifler doğrultusunda birer birer engelleyecekler siteleri. Siz bir sitenin adresini yazdığınızda, "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" şeklinde bir yazıyla karşılaşacaksınız ve bu çözüm olmayacak. Çünkü efendim bugün bir internet adresi almanın ücreti 8-10 ytl ve sitesi kapatılan kimse bu masraftan kaçınmaz. Zaten mantık olarak bu olayın piyasadan kaset-cd, kitap toplatmaktan bir farkı yok. Polisler, zabıtalar korsan cd satışını engelle-yebil-diler mi? Hayır. Bu olayların yankıları bir şekilde basında yer alacak ve tabiri caizse, internet ortamında kan gövdeyi götürecek. Çözüm bulunamamış, kaos körüklenmiş olacak.
 
Belarus, Burma, Çin, Küba, İran, Libya, Maldivler, Nepal, Kuzey Kore, S. Arabistan, Suriye, Tunus, Türkmenistan, Özbekistan ve Vietnam hali hazırda internette sansür uygulayan ülkeler. Bunların hepsinin ortak özellikleri gelişmemiş ülkeler olmaları. Bunun yanında interneti en çok kullanan ülkeler -ki refah düzeyleri de en yüksek olan ülkeler bunlar- İskandinav ülkeleri ve böyle şeylere tenezzül etmiyorlar. Bunların bir şeyler anlatması lazım bize.
Evet, internette bomba yapımından tutun da, çocuk pornosuna kadar iğrençlikte sınır tanımayan içerikler mevcuttur. Ama insanlara zorla at gözlüğü taktırmak olmamalı çözüm. Örneğin pedofili, üzerinde oturup düşünülesi bir şey değil, bu içeriğe yer veren, bu içeriği yayımlayanlar her kimse, bunlar ele geçirilmelidir, siteleri kapatıp arkaya yaslanmak ne çeşit bir çözümdür ki hiç bir gelişmiş ülke uygulamıyor?
 
İnsanları korkutan da, sansürlenen içeriğin muhalif siyasi kaynaklara ait olması ya da denetleyici kişi ya da kuruluşların çok çeşitli sebeplerden memnun kalmamasıdır. Öyle de olur zaten, deri koltuğundaki beyefendi "ne bu böyle? kapatın bunu" der, olay biter. Devenin nalı...
Yorumlar (0) 17.01.2008
Durdurun Zamanı!"Bir günde 24 saat bana yetiyor, memnunum" diyen var mı? Pek sanmıyorum, daha fazla zaman bir çoğumuz için reddemeyeceğimiz bir teklif aslında. Yani bir günün 48 saatten oluşmasını kim istemezdi ki? bu sayede günümüzün sadece 1/4'ünü çalışarak geçirirdik. Hadi 1/4'ünü de uyuyarak geçirsek, geriye yine koskoca bir 24 saatimiz kalırdı, yeter de artardı zaman. Ama bu şekilde, sadece 24 saatle olmuyor. Bakınız ben her sabah 06.00 da uyanıyorum, İstanbul halkının çoğunluğu gibi işyerim evime oldukça uzak, aslında arada koskoca bir boğaz bile var. 08.30 da mesaim başlıyor, 17.00'a kadar çalışıyorum, 18.30'da evde oluyorum ama ancak saat 21.00'da evde olduğumu farkedebilecek kadar diri oluyorum. 21.00 ile 22.00 arasında keyfime diyecek yok fakat 22.00'dan sonra ertesi günün stresine kapılıyorum, biliyorum ki yine zor bir gün beni bekliyor, uyumam lazım. Keyfim kaçıyor arkadaş, niye böyle ucu ucuna yaşamak zorundayız biz yahu? Salın biraz ipimizi, geniş olalım, nedir bu karmaşa, keşmekeş? Bir Cuma akşamından aldığım keyfi neden Pazar akşamı faiziyle iade etmek zorundayım ben? Ya da bütün bunları yapabilmek için illa ki Hiro Nakamura mı olmak gerek? Lütfen yani, bükerim böyle zamanı! (farzedelim)...
Yorumlar (0) 17.01.2008
The Bucket ListBir başka Rob Reiner filmi, bir başka Morgan Freeman filmi ve ek olarak Jack Nicholson ve Sean Hayes da kadroda! Freeman ve Nicholson gibi iki usta, bir filmde başrol oynarlarsa o filmden ne beklenirse, bu filmden de o beklenir. Hakkımdır beklerim arkadaş! Ne mutlu ki bu filmde hayal kırıklığına uğramadım. Son derece sevimli, eğlenceli, hoş bir film olmuş. Geçenlerde orduevinde yemeğe gitmiştik işyerinden arkadaşlarımla, dans pistinde herkesten çok daha aktif olan yaşlı bir çift vardı, onca gencin arasında hem eski, hem yeni dans figürlerini ustalıkla uyguluyor, sanki ders veriyorlardı. O gece onları epey alkışlamış, "yaşlanmak bana da nasip olursa ben de böyle enerji dolu olurum inşallah" diye geçirmiştim içimden. İlginçtir, bu filmde de aynı hisse kapıldım, iki yaşlı kurt filmi istedikleri gibi çekip çevirmiş, kendilerini hiç mi hiç kasmadan, eğlenerek, gayet rahat ve net bir performans göstermişler. Meraklılarına, hem Jack Nicholson hem de Morgan Freeman 70 yaşındalar - Jack Nicholson 1,5 ay daha yaşlı- ve Türkiye'mizde ortalama erkek ömrü 69 küsürlerde... Ona göre yani, ya bu adamların kıymeti bilinsin ya da bekleriz ki Viggo Mortensen yaşlanıp karizmatik bir dedeye dönüşsün, o da risktir bence, belki bizim ömrümüz yetmeyecek nereden biliyoruz? Herneyse, neden insan ömrünü bu yazıda böyle ön plana çıkardım, istatistiki verilerle destekleyip önünüze sürdüm? Çünkü bu filmde bu iki yaşlı amca hayatları boyunca yapmak isteyip yapamadıkları şeyleri bir liste haline getirip uygulamaya çalışıyorlar. Bunun ne kadar anlamlı ve güzel bir şey olduğunu anlamak için filmi izlemek gerekli. Bu film öyle Oscar falan kazanacak bir film değil, piyasa da yapmaz muhtemelen, ödüle boğmazlar, kapalı gişeyi bırakın Türkiye'ye gelir mi onu bile bilmiyorum. Ama boşverin Oscar'ı ya, kimbilir neler dönüyor arkasında, sapasağlam bir film bu, izleyiniz...
Yorumlar (0) 16.01.2008
Dahi anlamındaki "de" ayrı yazılırAynen öyle, dahi anlamındaki "de" eki ayrı yazılır. Özellikle yazı dilinde bilinçsiz kullanılan Türkçemizin en temel, en önemli kurallarından biridir bu ve okuduğuna dikkat eden bir insanın gözünden kaçması imkânsızdır. Yine yazılı ve görsel medyayı biraz olsun takip edenler de bilirler ki, "de" ekinin hatalı kullanımına oldukça sık rastlarız. Bunun da ötesinde, özellikle internet ortamında, Türkçeyi iyice berbat kullanıyoruz. Neden? Neden "v" harfi yerine "w" harfi kullanılır, neden "yapıyorum" denmez de "yapıorm" ya da "yapıom" denir. Bu şekilde kullanan herkesin kendine göre sebepleri var elbet. Az zamanda daha çok şey başarmaktan tutun da, eğlenceye değin bir çok farklı cevap elde edilebiliyor. Ben şahsen "yazık" diyorum! Daha olayın artılarını, eksilerini düşünmeden muhalefet etmek isteyenler, bu konuda tekdüze, kuralcı, yeni yaklaşımlara izin vermeyen hâttâ faşist bir duruş sergilediğimizi düşünebilir, iddia edebilirler. Fakat dilin kullanımına "özen gösteren" bizler biliyoruz ki insanlar konuşarak, okuyarak anlaşırlar. Bizim coğrafyamızda da Türkçe kullanılıyor. Bu durumda daha iyi anlaşabilmek için en basit çözüm, dili daha iyi kullanabilmekten geçiyor.
 
Burada kimseyi yargılamak değil amacım. Zaten ben de dil uzmanı değilim, yukarıda da belirttiğim gibi sadece "özen gösterenlerdenim". Sizleri de davet ediyorum, bu site küçük, basit ve faydalı bir sitedir, keyfine varın!
 
Yorumlar (0) 15.01.2008
Free Hugs Campaign Burada bahsettiğimiz kampanyanın resmi sitesi. Konuyla ilgili fotoğraflar, videolar, röportajlar, forum bile var. Derinlemesine incelenebilecek türden bir site değil belki, bir yerden sonra sıkıcılaşacaktır ama şöyle bir bakıp, dünyada güzel şeyler de olduğunu görmek için ziyaret edilmeli. 
 
Yorumlar (0) 14.01.2008
Free Hugs CampaignHerşey Juan Mann'ın başının altından çıkıvermiş. İnsanların birbirine karşı ne kadar uzak, ne kadar ilgisiz hâttâ bir çok durumda önyargılı ve düşmanca davrandıklarını farketmiş ve bütün bunların insan doğasına aslında son derece ters olduğunu düşünmüş. Oturmuş bir pankart hazırlamış -üzerinde "Sarılmak Ücretsiz" yazısıyla- ve vurmuş kendini yollara. Kaçan, kınayan, korkan da olmuş elbet ama sarılanların sayısı çok daha fazlaymış. İşin en ilginç yanı bu olay küresel bir boyut alıp, dünyanın farklı bölgelerinde farklı insanlar tarafından uygulanır olmuş. Duygusal konuşmalarda pek iyi değilimdir ama sevgiye -pek gösteremesem de- değer verir, saygı duyarım. Aslında özünde bütün insanların da böyle olduklarını düşünüyorum ama günümüzde çoğu insan "olmadığı biri gibi davranmak" hastalığının pençesine düştüğünden, muhtemelen bu konu onlar için komik, aptal bir eğlence unsurundan başka bir şey ifade etmeyecektir. Ben yine de, üzerinde anlamsız espriler yapılmadan önce nasıl biri olduklarını gözden geçirmelerini tavsiye ederim, başkası gibi davranmaya gerek yok, insan nasılsa öyle olmalı. Herneyse, konuya tekrar dönersek, Juan Mann güzel bir kampanya başlatmış, insanlar birbirlerine sarılarak insan olduklarını hatırlıyor, hatırlatıyorlar. Ben sokakta görsem sımsıkı sarılırım. Ha dünyada bir şeyleri değiştirir mi? Evet değiştirir. Kafa yapımızı değiştirir, nelerden utanıp nelerden utanmayacağımızı değiştirir, direkt olarak savaşları durdurmaz belki hâttâ eminim durdurmaz ama bir kaçımızın içinde bir yerlere hitap ederse o da yeter, oturup buraya bunları yazmamı sağlaması dahi bir şeydir.
 
Kampanyayla ilgili videoya müzik sayfasından ulaşabilirsiniz.
Yorumlar (0) 14.01.2008
House of Sand And FogUkraynalı Vadim Perelman yönetmiş, Jennifer Connely ve Sir Ben Kingsley başrollerde yer almış, film Andre Dubus III adlı Amerikalıların meşhur bir yazarının romanından alırmış hikayesini. 3 dalda oscar adaylığı elde etmiş gerçek bir dram... Bunu izledikten sonra kötü hissediyor insan, hayatta uğruna savaştığımız her şey boşmuş gibi geliyor. Filmde bir tarafta terkedilmiş, canından bezmiş çok güzel bir genç kadın, diğer tarafta ülkesinden çok uzaklarda kendisi ve ailesi için iyi bir hayat kurma çabasındaki adam ve iki tarafın da kendine göre üzerinde hak sahibi olduğu sıradışı bir ev. Önüne geçilemeyen olaylar zinciri, bir şekilde konuya giren herkesin hayatında yaraları sarılamayacak felaketlere sebep olur.
 
Oturup üzerinde ayrıca bir kitap daha yazılabilecek bir film bu. Dediğim gibi, insan hemen her şeyi sorgulama ihtiyacı duyuyor filmden sonra, bazen ihtiyacımız olan şey de tam olarak bu olduğundan izlemiş olmaktan dolayı gayet mutluyum, üzerinde düşünebileceğim bir şeyler verdi bana. Konuya ısınamayanlar -olabilir, neden olmasın?- Jennifer Connely'e aşık olarak hikayeyi kişiselleştirebilirler (erkekler için geçerli elbette). Bayanların ise konuyu incelemekten başka bir şansları yok.
Yorumlar (0) 13.01.2008
Stand By MeZamanda yolculuk yapmak isteyenlere tavsiye ettiğim filmdir Stand By Me. Çocukluğunu, büyüyünce gayet sıradan gelen herhangi bir şeye küçükken nasıl da kuşku, merak ve heyecanla yaklaştığımızı hatırlayıp, özlem duyanlar bu filmde yaklaşık 2 saat boyunca hatıralarını tazeleyecekler. Filmin Stephen King öyküsünden uyarlandığını söylersem bazıları korkabilir ama unutmayın ki Esaretin Bedeli ve Yeşil Yol da o'nun hikayeleriydi... Bu film de King'in "Ceset" adlı kitabından uyarlanmış, dört ufaklığın macera dolu yolculuğunu konu alıyor. 93'de aşırı dozdan ölen River Phoenix, Wil Wheaton, Corey Feldman ve Jerry O'Connor başroldeler. 24 ile Türk halkının favorileri arasına giren Kiefer Sutherland, Oscar'lı Richard Dreyfuss ve hâttâ John Cusack bile var, tabii genç halleriyle. Yönetmen de yine kendini kanıtlamış bir amca, Rob Reiner. Süper hikaye, harika oyuncular bir yana, müzikler de olağanüstü... 60'ların Amerika'sında ses getirmiş ne varsa bu filmde kendine yer bulmuş. Hepsinin başında da Ben E. King'in filmle aynı adı taşıyan Stand By Me'si var ve sitenin müzik bölümünde dinlenebilir halde!
Yorumlar (0) 13.01.2008
The Hudsucker ProxyEthan ve Joel Coen ikilisinin 94 yılında çektikleri ilginç, hoş bir film.
 
Büyük bir şirketin en büyük hissedarı ve başkanı intihar eder ve şirket tüzüğüne göre sahip olduğu hisseler bir ay içerisinde halka açılacaktır. Fakat yönetim kurulu üyelerinin bunu engellemek için şeytani plânları vardır. Salak olduğuna inandıkları bir piyonu başa getirirler ki şirketin hisseleri değer kaybetsin ve büyük başkanın tüm payını kendileri satın alıp paylaşabilsinler... Tabii plânda bazı çatlaklar oluşur, olaylar gelişir...
 
Bu filmi yapan adamların daha sonra The Big Lebowski gibi, O' Brother Where Art Thou gibi, Fargo gibi filmler de yaptıklarını hatırlatmak isterim.
 
Son olarak, en başta söylemem gerekenleri söyleyeyim; başrollerde Tim Robbins, Jennifer Jason Leigh ve Paul Newman var.
Yorumlar (0) 12.01.2008
10 Items or Less Başrollerinde Morgan Freeman ve Paz Vega'nın olduğu, kariyerinde bir çeşit durgunluk dönemine girmiş meşhur bir Hollywood aktörünün bağımsız bir proje için fikir elde etmek amacıyla şehrin varoşlarına yaptığı geziyle başlayan değişik bir film. Brad Silberling (en çok Melekler Şehri ile bilinir) güzel bir iş çıkarmış bence. Daha önce başta Dreamcatcher olmak üzere Morgan Freeman'ın bana göre iğrenç yapımlarda da oynadığını görmüştüm o yüzden bu düşük bütçeli filme biraz olsun önyargıyla yaklaşmadım desem yalan olur. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Sıcak, eğlenceli, eğiten, öğreten bir film çıktı karşıma, bitsin istemedim... Herkese tavsiye edilir!
 
Ayrıca Duncan adlı bir şarkı var ki filmde, Paul Simon seslendiriyor. Dinleyin derim. ( Sitenin müzik bölümünde bulabilirsiniz! )
Yorumlar (0) 12.01.2008
İstanbul'da Karİstanbul'da doğru dürüst kar görmeyeli epey zaman oldu... Geçen yıl şöyle bir görünüp gitmişti, bu yıl da düne kadar göstermedi yüzünü. Bugün sabahtan beri ince ince yağdı durdu, o bile yetti yüzümüzü gülümsetmeye, daha fazlasını istemeye isteriz elbette ama bu küresel ısınma derdi hevesimizi kursağımızda bırakacak gibi... İki yıldır balkanlardan adam gibi kar gelmiyor arkadaş, bu adamlar iyice boşladılar işi. Bu yıldan umudumuzu kesmedik tabii, daha ocak ayındayız. Allah kerimdir. Bir bakmışız bir sabah, yer beyaz, gök beyaz güzel İstanbul'da...
Yorumlar (0) 04.01.2008
Salvatore LicitraYeni keşfettim, "The Man Who Cried" ile... Meğerse neymiş bu abi böyle... Klasik vokaller hakkında pek uzman sayılmam ama "Je Crois Entendre Encore" seslendirmesi çok zor bir eserdir diyebiliyorum ve bu şahıstan dinleyince ilk işim albümünü aramak oldu, harika bir ses, harika yorumlar...
 
Bu şarkı, Georges Bizet'in "Les Pecheurs  de Perles" (in Turkish, "İnci Avcıları" ) adlı operasının güzide eserlerinden biriymiş. Bu şarkıyı dinledikten sonra -ki oldukça acıklı bir eser-, sadece Licitra'dan değil daha önce adını hiç duymadığım bir çok sanatçıdan -tenordan- daha dinlemeye karar verdim ve bir şekilde bulup dinledim. Hepsi de çok, çok güzeldi ama bu amcanın yorumu belki de şarkıyla tanışmamı sağladığından, yerini kaptırmadı...

Klasik vokal, opera seven varsa, bu kişiyi takip etsin derim. Siteye de ekliyorum ilgili şarkıyı...
Yorumlar (2) 03.01.2008