Görüntülenmesini istediğiniz dönemi seçiniz:
Örtmenim...
Tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun... :)
Yorumlar (0) 24.11.2009
Yağmur ormanları, her an daha da azalıyor...
Her dakika, yağmur ormanlarından 15 kilometrekarelik bir bölge talan ediliyor. Sadece bitkiler değil, o bölgede yaşayan çeşit çeşit hayvanlar da tehlikeyle yüzleşiyor.
 
Avrupa kıtası büyüklüğünde yer alan yağmur ormanları, binlerce dolar değerindeki dev ağaçları, kendine has bitki örtüsü ve toprağında barındırdığı başta alüminyum olmak üzere sayısız madeni çıkarmak için yok ediliyor...
Yorumlar (0) 24.11.2009
Rusya, depremler ve yanardağ patlamalarıyla topraklarını genişletmeye devam ediyor...
"Bir ülke sınırlarını nasıl genişletir?" sorusunu yöneltseler, nasıl cevap verirdiniz?
 
Ben savaşarak derdim.
 
Ama Rusya, daha farklı şekilde de büyüyebiliyor.
 
Dünyanın zaten en büyük ülkesi olan Rusya, sismik açıdan aktif olan doğu bölgesindeki depremler ve volkanik patlamalar sonucunda yüzölçümünü büyütmeye devam ediyor.
 
Jeolog Boris Levin'e göre, Japonya'nın kuzeyinde bulunan Rusya'ya ait Matua adasında 2007 yılında meydana gelen deprem ve ardından geçtiğimiz yaz gerçekleşen lav akıntıları sonrasında, Rusya'nın yüzölçümü 4.5 kilometrekare daha büyüdü.
 
İşin ilginç yanı, söz konusu bölgenin sismik aktifliği yüzünden, depremler ve yanardağ akıntıları sayesinde yeni toprak parçaları oluşturmaya devam edeceği tahmin ediliyor.
Yorumlar (0) 24.11.2009
Yorumlar (0) 23.11.2009
Colin Farrell, İrlandalıların kültür elçilerinden...
Dünyanın çeşitli bölgelerinde 5000 kadına sorularak yapılan bir araştırmanın sonucunda, telaffuzu en seksi dil olarak İrlanda aksanlı İngilizce seçilmiş.
 
Daha önceki araştırmalarda bu dalda liderliği kimseye kaptırmayan Fransızca ise ancak dördüncü olabilmiş. İkinciliği İskoçlar, üçüncülüğü ise naif İngilizceleriyle Avustralyalılar kapmış. İngilizce altıncı, İsveççe yedinci, İspanyolca ise sekizinci olmuş.
 
Uluslararası araştırmayı yapan OnePoll adlı internet sitesi, Fransızcanın eski cazibesini kaybetmesini Fransızların cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'e bağlarken, İrlanda aksanının yükselişinin sebebi olarak da Colin Farrell gibi yüksek profilli ünlüleri göstermiş.
 
Ayrıca, araştırmalarının sonucunda şu da ortaya çıkmış ki, kadınların 3/5'i bir erkeğe en başta aksanı sayesinde aşık olduklarını, 2/5'i ise kaba aksanlı birisiyle olmaktansa, daha nazik konuşan birisiyle olmayı tercih edeceklerini ayrıca belirtmişler.
Yorumlar (1) 20.11.2009
Nestle Kitkat Reklamı...
Yorumlar (2) 19.11.2009
Muharrem Topçu...
 
1929, Zonguldak doğumlu. Kore gazilerinden.
 
Bundan 30 yıl önce Muğla-Milas'a yerleşmiş. İnşaatlarda çalışmış, çeşitli yerlerde bekçilik yapmış. 30 yıl boyunca sabit bir adresi olmamış. Sürekli yer değiştirmiş, genelde de çalıştığı yerlerde kalmış. Yani inşaatlarda, bekçi kulübelerinde barınmış.
 
Pek dostu da yokmuş, içine kapanık, kendi halinde bir insanmış işte. Gururluymuş. Gazi maaşından ayrı ne bir yardım kabul edermiş, ne de bir şey istermiş. Zaten insanlarla falza iletişim kurmadığı için, maaş günleri görünür, sonrasında kendi dünyasına çekilirmiş.
 
Son zamanlarını, eskiden restoran olarak kullanılan bir mekanda geçirmiş. Diğer gaziler ne kadar "gel sana Milas'tan bir ev bulalım" deseler de dinlememiş, istememiş. Tek başına yaşamış işte, o şekilde yaşanacak ne varsa.
 
Maaşını almaya gitmemesi, gazi arkadaşlarının dikkatini çekiyor ve 6 kasım'da yaşadığı yere gittiklerinde bir deri bir kemik hale gelmiş Muharrem Topçu'yu yere boylu boyunca serili, can vermiş halde buluyorlar. Adli tıp, 3 gün önce, yani 3 kasım tarihinde öldüğünü tahmin ediyor. Ölüm sebebi açlık ya da soğuk olabilirmiş deniyor.
Bunu neden yazdım buraya? Bilmiyorum...
 
Ama bir insan, hele ki ülkesi için savaşmış, canını ortaya koymuş bir insan, böyle mi yaşamalı, böyle mi ölmeli? İşte bu aklımı kurcalıyor.
Yorumlar (0) 19.11.2009
Thierry Henry, profesyonel hentbol oyuncusu...
Sen ki İngiltere Premier Ligi'nden Şampiyonlar Ligi'ne, Avrupa Şampiyonası'ndan Dünya Kupası'na kadar kazanmış, dünya çapında tanınan, milyonların sevdiği bir adam ol...
 
Git elinle gol pası ver, sonra da çıldırmış gibi sevin, iyice tahrik et milleti...
 
Sonra da "evet elimle oynadım ama hakem vardı görseydi, yine de birilerinin canını yaktıysam özür dilerim" de...
Ama sevgili Henry, o uyanıklığı yapmasan belki bir sonraki pozisyonda takımın golü bulacak ya da gidip de "ben topu elimle aldım, bu gol geçersizdir" deme büyüklüğünü gösterebilsen, bugün milyonlarca insan senin ne kadar karakterli bir futbolcu olduğunu düşünecek.
 
Oysa şimdi ciddi bir kitle antipati duyuyor sana ve takımına...
 
Hiç uğruna elendi gitti güzelim İrlanda!
Yorumlar (0) 19.11.2009
Sağlıksız yönetim, sağlıksız ülke, sağlıksız insanlar...
Allah kimseyi hastanelere düşürmesin diyerek başlayalım...
 
70 yaşında bir kadına ameliyat olması gerektiği söylenir ve 2 ay boyunca 20-30 defa sabah erkenden hastaneye gidip akşamlara kadar tahlil üstün tahlil yaptırır. Verdiği kanın, yaptırdığı tahlilin, çektirdiği röntgenin haddi hesabı yoktur. Sırf ameliyat tarihi alabilmek için...
 
Tahliller biter, incelemeleri başlar. Bir doktor diğer doktora, bir bölüm diğer bölüme gönderir durur. Uzun uğraşlar sonunda nihayet ameliyat tarihi alınır.
 
Ameliyat günü gelir, 7.30'da hastanede olunmasını isterler, erkenden gidilir. Daha zor durumdaki başka bir hastanın daha ciddi-acil bir ameliyatı vardır ve onun bitmesi beklenir.
 
Doktor der ki; "Siz burada bekleyin. Zaten yatacak yatak ya da boş oda da yok, koridorda oturabilirsiniz. Eğer bu ameliyat erken biterse sizi de alacağız."
 
Koskoca devlet hastanesinin bir tane mi ameliyathanesi var, bir avuç mu doktoru var ya da her an ameliyata girmesi muhtemel bir hasta koridordaki sandalyede mi bekletilir, bir oda, bir yatak dahi ayarlanamaz mı? İlla ki birilerinin cebine para akıtmak mı gerekir böyle şeyler için?
 
O hasta o gün ameliyat olamaz. Akşam evine döner!!!
***
 
Maalesef, canımız yandıkça bu ülkenin gerçeklerini daha da iyi ve net anlıyoruz.
 
Ne yazık ki artık hastalarımıza çare aramak yetmiyor.
Sağlamları da hasta etmemenin bir yolu bulunmalı...
Yorumlar (0) 18.11.2009
Google'da arama yapmak sansüre takılırsa...
Yorumlar (0) 18.11.2009
Yenilmenin, kaybetmenin bile kendi içerisinde bir kazancı vardır. Yenilmeyi öğrendikçe, en azından, hiç olmazsa "neler yaparak kazanılamadığını" öğrenirsin ve en basit mantıkla, daha iyisini yapmaya çalışırsın.
 
Gel gör ki, Türkiye'nin en köklü partisinin lideri ve üst düzey yöneticileri, yenilgilerden ders almadıkları gibi, kazanma amacında ve niyetinde dahi değiller. Artık öyle aciz duruma düşmüşler ki, diğer partilerin, basının ya da herhangi bir kesimin onları köşeye sıkıştırmasına, zor durumda bırakmalarına gerek bile duymuyor, kendi kendilerini rezil ediyorlar. Fakat hâlâ bu halktan oy ve destek bekliyorlar...
 
Ne koltukmuş be arkadaş!
Ne kendisi bırakıp gidebiliyor, ne yardımcısı!
Yorumlar (0) 17.11.2009
Bektaşi ve Mevlevi
Bir bektaşi dervişi ile bir mevlevi derviş, bir yerde karşılaşırlar. İkisi de, mensubu oldukları inanç ve öğretiyi tanımak üzere birbirlerine sorular yöneltirler.
 
Bektaşi sorar; "Senin gömleğinin kolları neden bu kadar geniş?"
Mevlevi der ki; "Ben, dünyadaki kötülük ve kusurları gömleğimin içine atar, sır ederim. Peki ya senin yenin neden bu kadar dar?"
Bektaşi cevap verir: "Ben kusur görmem ki..."
Yorumlar (0) 17.11.2009
Hayat dersleri...
Oğlum...
Sana hayattan öğrendiğim bir kaç dersi anlatmama izin ver.

Öğrendim ki, herkes, benim onları düşündüğüm kadar beni düşünmez.
Öğrendim ki, iki insan, aynı anda aynı şeye bakıp bambaşka bir şey görebilir.
Öğrendim ki, seni tanımadıkları halde bazı insanlar hayatını sadece bir kaç saatte değiştirebilirler.
Öğrendim ki, her zaman başkaları tarafından affedilmek yetmez. Bazen kendi kendini de affetmelisin.
Öğrendim ki, bazen sinirlenmekte haklı olabilirim, sinirlenmeye hakkım var. Ama zalim olmaya hakkım yok.
Öğrendim ki, yaptıklarımızdan sorumluyuz, ne hissedersek hissedelim, bu böyle.
Öğrendim ki, hissettiklerimizden sorumluyuz, başkalarının ne yaptığı çok da önemli değil.
Öğrendim ki, ya sen davranışlarını kontrol edersin, ya da onlar seni.
Öğrendim ki, gerçek dostların seni olduğun gibi kabul ederler ama bu seni, onları değiştirmeye çalışmaktan alıkoymaz.
Öğrendim ki, küçücük bir sır dahi hayatını sonsuza dek değiştirebilir.
Öğrendim ki, sevdiklerine her zaman sevgiyle yaklaşmalısın.
Oğlum, tek bir şey daha...
Seni seviyorum...
...
Kelimeler, hayatı değiştirebilecek güce sahiplerdir. Elbette doğru zamanda söylendiklerinde...
Yorumlar (0) 16.11.2009
Nigel Marven, Tyrannosaurus Rex ekibinden kaçarken...
Diyelim ki çeşit çeşit zehirli ve vahşi hayvana evsahipliği yapan koca bir sazlıkta, bir kaç adım ötenizde ne olduğunu dahi görmeden, devasa uzunluktaki bitkileri ayırıp ellerinizle önünüzü aça aça ilerliyorsunuz. Öylesine boğucu bir hava var ki nefes almak bile zor.
 
Birden, bacaklarınıza pütürsüz, kaygan bir şeyin sürtündüğünü hissediyorsunuz. Başınızı eğip bir de bakıyorsunuz ki kocaman bir boa yılanı boylu boyunca uzanıyor!
 
Ne yapardınız?
 
Eminim ki %99'umuz bu dev yılanla teke tek kalınca çığlığı basıp tersi istikamete doğru var gücüyle koşarak kaçmaya çalışırdı! Ya da daha da korkanlar öylece kalakalır, korkudan altına ederlerdi.
 
Fakat bu yazının konusu olan Nigel Marven, böyle bir durumun ortasında kaldığı an neşe ve ultra pozitif bir heyecanla dolanlardan. 48 yaşındaki gezgin, botanist, ornitolog (kuş bilimci) ve yapımcı ve kimbilir daha neler neler yaparak hayatını devam ettiren bu çılgın İngiliz, daha ilk televizyon programında kafes kullanmadan büyük beyaz köpek balıklarıyla yüzmüş, dev örümcek tarantulaya dokunmuş ve yine dev bir kaya pitonunun yer altı mağarasına dalarak bu ölümcül hayvanla temas kurmuş tam bir manyak! Tabii ki bütün bu çılgınlıkları yapacak cesaret (ya da aptallık) bir kenara, bunları seyirciye en güzel şekilde anlatmasını sağlayan sunum yeteneği sayesinde yaptıkları daha da çok dikkat çekiyor. Yoksa gerekli şartlar sağlansa bizim Türk milletinden de ufak yaşta bir elinde kurbağa bir elinde hamam böceği oyun oynayan, canı sıkıldıkça kaplumbağaları taciz edip karınca yuvalarına biyopsi yapan hasta ruhlu, yetiştirilmeye müsait çocuklar peydah oluyor. Ama gel gör ki "ne yapıyorsun?" diye sorsan ancak psikopat ve korkunç bir cevap alırsın. Oysa elin İngiliz'i zehrinin minicik bir damlasıyla bile bir kaç dakika içinde insanı öldürebilecek bir Güney Amerika kurbağasına usul usul yaklaşıp hayvanın sırtını sıvazlayabiliyor, bunu da nasıl anlatılması gerekiyorsa öyle anlatıyor.
 
Neyse, Nigel'a dönelim. Bunca iğrençliği yapan bir insandan, kötü şeyler de bekleyebilirsiniz. Ama şunu bekler miydiniz? Nigel Marven, 2008 yılında Londra Maratonu'nu 4 saat 4 dakikada koşup, 20.000 sterlin topluyor ve bu para Birleşik Krallık'taki Balina ve Yunusları Koruma Derneği'ne bağışlanıyor. Bizim ülkemizde bu kadar bağış insanlara yardım için bile toplanamaz ki! Hoş, toplayanlar da deniz fenerini keriz feneri yapıp milleti söğüşlüyorlar ya, neyse, konumuz bu değil.
 
Geçtiğimiz Temmuz ayında, şurada, semenderlerin kendilerini korumak adına ciltlerinden salgıladıkları akıcı maddenin tadına bakan bir manyaktan bahsetmiştim. O zamanlar bu manyağın kim olduğunu bilmiyordum ama şu an iyi biliyorum ki bu kişi de Nigel Marven'in ta kendisiydi. Zaten yapımlarının bir kaçını izledikten sonra dünyada onun kadar çılgın olabilecek çok az insan olduğunun farkına varıyorsunuz. Yine de biz bu kadarına özenmeyelim tabii.
 
Nigel Marven'in maceralarına, National Geographic ve National Geographic Wild'ı takip ederek ortak olabilirsiniz. Yer yer iğrenç olsa da, her zaman için eğlenceli ve öğretici programlardır, zaten bana kalırsa belgeselleri artık Afrika çayırlarında bizon avlayıp, ceylan kovalayıp, sırtlanlarla savaşan aslan sürüsü konseptinden çıkarma vakti geldi de geçiyor bile...
Yorumlar (0) 13.11.2009
Vuvuzela
2010 Dünya Kupası'na aylar kalmışken, maalesef ki huzurları kaçıran bir enstruman hayatımıza çoktan girdi: Vuvuzela!
 
Afrika kıtasına dikkati çekmek amacıyla Uluslararası Futbol Federasyonu FIFA, 2009 ve 2010 yılındaki tüm büyük futbol organizasyonlarını bu kıta ülkelerine dağıtmıştı. İlk olarak 2009 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti'nde düzenlenen FIFA Konfederasyon Kupası ve geçtiğimiz aylarda Mısır'da yapılan 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nı, şu günlerde yarı finallerine gelinen, Nijerya'da düzenlenen 17 Yaş Altı Dünya Kupası takip ediyor. Ve 2010 yazında Güney Afrika Cumhuriyeti'nde düzenlenecek olan Dünya Kupası ile zirveye ulaşılacak.
 
Buraya kadar sorun yok. Hâttâ renkli kişilikleri, kendilerine has tarzları ve kültürleri ile Afrika halklarına sempati beslememek de kolay değil. Gel gör ki maçlar sırasında insanı hayattan bezdiren bir gelenekleri var. Vuvuzela denilen kulak tırmalayıcı, kafa ütüleyici zurnayı çalmadan duramıyorlar! Siz maç izlemek için büyük bir heyecanla koltuğunuza kuruluyorsunuz fakat daha maçın 5. dakikasında hevesiniz kursağınızda kalıyor. Tribünlerde ne bir tezahürat, ne bir alkış, ne de herhangi başka bir organizasyon. Bütün stadyum işi, gücü, maçı bırakıp vuvuzela çalıyor! Sanırım Afrika ülkelerinde "Devlet Vuvuzela orkestrası" ya da "Vuvuzela Topluluğu" gibi kavramlar söz konusu. 4 yılda bir düzenlenen Dünya Kupası'nda da her maçta bu sesi duyacaksak izlerken televizyonun sesi kısılacak demektir!
 
Vuvuzela tepkileri çekmeye devam ederken biraz da enstrümanın detaylarına bakalım. Vuvuzela, ortalama 1 metre uzunluğunda, Afrika'ya özgü üflemeli bir çalgıdır. Orjinali tenekeden yapılan bu enstrüman özellikle 90'lı yıllarda popülaritesini artırınca, 2001 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti merkezli Masincedane Sport adlı şirket tarafından plastikten yapılmış bir versiyonu seri üretime giriyor ve geniş kitlelere yayılıyor. Özellikle spor müsabakalarında taraftarlarca kullanılan vuvuzelalar, zaman zaman aşırı yüksek sesli ve ölçüsüz bir biçimde çalındığı için stadyumlara sokulmasının yasaklandığı da oluyor. Öyle ki hakem ve oyuncuların oyun konsantrasyonunu dağıttıkları için tamamen yasaklanmaları da tartışılıyor. Futbolun seyir zevkine darbe vurduğu da bir diğer gerçek.
 
Vuvuzela'nın Afrika tarihinde de önemli bir yere sahip olduğunu iddia edenler var. İddia makamları, zamanında kabile üyelerinin toplantılara vuvuzela sesiyle davet edildiklerini öne sürüyorlar. Fakat bunun genel bir kabul gördüğünden bahsetmek imkânsız.
 
2009 Konfederasyon Kupası ile beraber FIFA'nın gündemine de giren vuvuzela üzerine yapılan toplantılar sonucu aslında Afrikalı olmayan futbolseverleri üzecek kararlar çıktı. FIFA başkanı Sepp Blatter "Afrika'da yapılan bir Dünya Kupası'nı Avrupalılaştırmaya çalışmayalım, kimsenin kültürüne de burnumuzu sokmayalım" tarzında bir açıklama yaparak vuvuzelanın yasaklanmayacağının sinyallerini zaten vermişti, nitekim daha sonra yapılan bir açıklamayla vuvuzelanın kesinlikle yasaklanmayacağı belirtildi. Fakat tepkiler dinmek bilmediği gibi artarak devam ediyor...
 
Kulaklardan vazgeçtik, bari umalım ki şu vuvuzela denen meret sayesinde Afrika ülkeleri geçmişteki başarılarını daha yükseğe taşısınlar. Yıllarca voodoo büyüleri denediler işe yaramadı, artık üstelik kendi topraklarında vuvuzela da dertlerine çare olmazsa, güzel ülkemizin davul-zurna-bağlama üçlüsünü Afrika'ya pazarlama zamanı gelmiş demektir. Bir dahakine de bunu denesinler!
 
Not: Fotoğraftaki amca da, Güney Afrika Cumhuriyet Sağlık Bakanı Yardımcısı Dr. Molefi Sefularo'dur. Kendisi basın mensuplarına ses çıkarabilmek için iyi bir diyafram gerektiren vuvuzelanın en iyi şekilde nasıl çalınabileceğinin tekniğini anlatıyor...
Yorumlar (1) 12.11.2009
O Cristo Redento (Kurtarıcı isa) ve Rio de Janeiro
"Kurtarıcı İsa" adındaki bu heykel, Brezilya'nın başkenti Rio de Janeiro'nun batısındaki 710 metrelik Corcovado (TR: kambur) dağınının üzerinde bulunuyor.
 
Her yıl milyonlarca turisti eteklerine çeken bu heykel, 40 metre boyunda ve 635 ton ağırlığındadır - bunu niye belirtme ihtiyacı duyduysam! Sanki sırtımıza alıp götüreceğiz :) -. Heykelin açılmış kollarının genişliği de 30 metredir.
 
Heykelin yapım fikrinin ilk ortaya atılışı 1850'lere kadar uzanıyor. Dönemin katolik rahiplerinden Pedro Maria Boss, devasa bir heykel yapmak için Prenses Isabel'den finansal destek ister fakat fikri pek de benimsenmez ve proje 1889 yılında Brezilya bir cumhuriyete dönüşüp din-devlet işlerinin birbirinden ayrılması kararı verilince -laiklik!- rafa kaldırılır.
 
İkinci girişim, Rio katoliklerinin 1921 yılında Corcovado dağının üzerine dev bir heykel yapılması için "Anıt Haftası" adında bir hafta ilan edip halktan bağış ve imza toplamasıyla meydana çıkıyor. Elbetteki bağışların çoğu Brezilyalı katoliklerden geliyor. Yapılan tasarımlar arasından, "Kurtarıcı İsa" adındaki, Hz. İsa'nın kollarını iki yana açmış haldeki heykeli kabul görüyor.
O Cristo Redentor (Kurtarıcı İsa)
Yerel mühendislerden Heitor da Silva Costa'nın dizaynını Polonya asıllı Fransız heykeltraş Paul Landowski hayata geçiriyor. Bir grup mühendis ve tekniker, Landowski ve Silva Costa'nın projesini inceledikten sonra, haç şeklindeki heykelin inşasında çelik yerine, meşhur Fransız bilim adamı Albert Caquot tarafından icat edilen güçlendirilmiş beton ve heykelin dış tabakasında da dayanıklılığı ve kullanım kolaylığı sebebiyle sabuntaşı denilen özel bir maddenin kullanılmasına karar veriyor. Yapım 1922-1931 arasında tam 9 yıl sürüyor ve yapı 12 Ekim 1931 tarihinde resmi olarak açılıyor. Zamanın parasıyla 250.000 USD'ye malolan heykelin açılışını 9200 kilometre uzaklıktaki Roma'dan, radyonun mucidi Guglielmo Marconi'nin yakacağı bir projeksiyon ışığıyla açılması planlanıyor fakat kötü hava koşulları Roma'dan gelen sinyali engelliyor ve projektörü yakma işi Rio'lu işçilere kalıyor.
 
Ekim 2006'da, yani heykelin 75. yılında, Rio Başpapazı Kardinal Eusebio Oscar Scheid, heykelin altında bir ibadethane açılmasına karar veriyor ve o tarihten bu yana Brezilyalı Katolikler vaftiz ayinlerini ve düğün törenlerini bu heykelin altında yapabiliyorlar.
 
Heykeli, 10 Şubat 2008'de Rio'yu sarsan elektrik fırtınasında yıldırım çarpıyor fakat heykelin yüzeyindeki sabuntaşının yalıtkan bir madde olması sayesinde zarar görmüyor.
 
Bunca bilgiden sonra bize de bir gün gitmek nasip olur inşallah diyoruz elbette...
Ha unutmadan... Bir de zamanın şu meşhuuur reklamı vardı. Esin kaynağını tahmin edebilene benden kocaman bir aferin! :)
Ronaldo'lu Pirelli reklamı... Katolikleri kızdırmıştı...
Yorumlar (0) 12.11.2009
Yorumlar (0) 10.11.2009
Dünden öğren, bugün için yaşa, yarın için umut et...
Eğer umudunuzu kaybederseniz, yaşamı bir şekilde sürdürmenizi sağlayan hayata katlanma gücünü de, başa gelen her şeye rağmen devam etmenizi sağlayan o üstün özelliği, cesareti de kaybedersiniz. İşte bu yüzden benim hâlâ bir hayalim var...
Yorumlar (2) 10.11.2009
25

Uzun uzun yazmak isterdim doğum günüme dair ama kısa keseceğim...
 
Arayanım soranım, kutlayanım çok oldu bin şükür ama sevdiklerimin hepsi yanımda değildi. Diğer yandan en sevdiğim yanımdaydı ve bu da bir ilkti doğum günlerim hesaba katılınca.
 
Mutluyum ulan! Pandora'nın kutusundan fırlamış binlerce felakete, hayatımızı zehretmeye niyetli onca insana-olaya rağmen, yaşıyorum, yaşadığımı hissediyorum ve hâlâ adam gibi adamım ya, sevdiğim de yanımda. Bunlarla mutlu olmamak da artık açgözlülük olur zaten.
 
25'ime girdim. İyimserim, mutluyum ve elbette umutluyum. Çok, çok şükür...
Yorumlar (6) 09.11.2009