Görüntülenmesini istediğiniz dönemi seçiniz:
Mar Adentro - İçimdeki Deniz...
 
2. Aşk : No se puede vivir sin amar...
 
Mutsuz ve yalnız insanlarla dolu sokaklar. Çil yavrusu gibi dağılmışlar. Yüzlerinden okunuyor bezginlikleri. Her birinin kafasındaki soruları bile tahmin edebilirsiniz. "Neden mutlu olmak bu kadar zor?" , "Neden bunlar hep benim başıma geliyor?" , "Neden beni terketti?", "Belki de sevmiyorum onu", "Ne olacağım?", "Yeter, bıktım!"...
 
Ne yazık ki çoğumuz hayata aşık değiliz artık. Yüzümüzden okunuyor nefretimiz. Korkuyorum bir gün, suratsız, kin dolu, aşksız ve yalnız birine dönüşmekten... Ölmek bile daha cazip geliyor...
 
Yorumlar (4) 30.05.2009
Bir melek düştüğünde...
Goo Goo Dolls - Irıs
 
Ve sonsuza değin bıraktım sana dokunmayı,
Her nasılsa hissediyorsun beni, biliyorum.
Görebileceğim en yakın cennet sensin,
Ve şimdi çekip gitmek istemiyorum.
 
Ve sadece bu anın tadına bakabilirim,
ve sadece senin hayatını soluyabilirim,
ve her şey bitecek bir gün, biliyorum,
Sadece, bu gece yanımda ol istiyorum.
 
Dünyanın beni görmesini istemiyorum,
Çünkü anlayamayacaklarını biliyorum,
Her şey bir gün yok olup gidecek nasılsa,
Sadece kim olduğumu bilmeni istiyorum.
 
Akmayan göz yaşlarına saldıramazsın,
Gözlerinden okuyorken tüm gerçekleri.
Ve her şey sanki bir filmmiş gibi görünürken,
Kanarsın, sadece görmek için yaşadığını.
 
Dünyanın beni görmesini istemiyorum,
Çünkü anlayamayacaklarını biliyorum,
Her şey bir gün yok olup gidecek nasılsa,
Sadece kim olduğumu bilmeni istiyorum.
...
Sadece kim olduğumu bilmeni istiyorum,
Sadece kim olduğumu bilmeni istiyorum...

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (2) 29.05.2009
Burada filmden, burada da şarkıdan bahsetmiştik. O film ve o şarkıyı unutulmaz kılan sahne de işte burada. Benim sinema hafızamda, film kültürümde bir numaradır, üzerinme tanımam. O kadar çok severim. Apaçık özenirim, kıskanırım Hugh Grant'i burada. Ama çok severim işte...

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (5) 28.05.2009
Yıldızlar...
Yıllar öncesinden küçük bir anımı hatırladım aniden...
 
Babam ve ben, eve doğru yürüyorduk. Hava kararmak üzereydi. Babam kafasını kaldırıp gökyüzünü şöyle bir inceledi.
 
- "Baksana, ne  kadar çok yıldız var gökyüzünde"
 
Kaldırdım kafamı. Tek gördüğüm yarı kızıl, yarı siyah, tuhaf bir renkle kaplanmış gökyüzüydü. Çünkü gözlerim bozuktu. Tek bir yıldız bile göremedim. Bir kaç parıltıyı daha net seçebilmek için kısabildiğim kadar kısardım gözlerimi ama ne fayda. Babamın da haberi yoktu gözlerimin bozuk olduğundan, nedense söyleyemezdim. Ayıplardım kendimi, sanki görememek utanılacak bir kusurmuş gibi... Çocukluk işte.
 
- "Evet" dedim. "Çok güzeller".
 
Yalan söyledim.
 
...
 
Yıllar geçti. Gözlerimdeki sorun yok artık. İyi görebildiğim ilk günü hatırlıyorum da, öyle şaşırmıştım ki. İnsanların yüzleri ne kadar pürüzsüzmüş meğerse! "Cildi iyi" dediklerimizi bile görünce dudağım uçuklamıştı, hiç de iyi değildi çünkü, hiç de iyi değildi.
 
Zaman değişti, köprünün altından çok sular aktı. Çocukluk artık güzel, özlem duyulan bir anı sadece.
 
Kaldırıyorum kafamı, gökyüzüne bakıyorum. Dört bir yanı yıldızlarla dolu. Eskiden hiçbirini göremediğimi düşündükçe gülüyorum.
 
"Çok güzeller" diyorum. Bu kez yalan atmıyorum, doğruyu söylüyorum.
 
Ama bu defa da babam yok.
 
Sanırım bu da hukuk dersleri içinde kafayı yemek üzere olan bir insan için hayata dair iyi bir adalet dersi oluyor.
Yorumlar (4) 28.05.2009
Coyote
Ben hep senin tarafındaydım... (:
 
Yorumlar (3) 28.05.2009
FC Barcelona - Mes que un club
Eskiden Real Madrid'i daha çok severdim. Barcelona'ya kanım hiç ısınmamıştı nedense.
 
Bu sezon çok şey değişti. Real'i hâlâ seviyorum ama artık Barca'yı daha çok... Öyle Franco'ymuş, faşizanmış hikayeleri yüzünden değil. Seviyorum çünkü Barcelona futbol oynarken insana harika bir film izliyormuş gibi hissettiriyor. Başarılı bir yönetmen, müthiş oyuncular ve hayata bakış açısını değiştiren bir senaryo gibi akıp giden bir takım. Ayrıca "Messi"...
 
Futbol eskiden kaba bir oyun değil miydi Allah aşkına? Şimdi ne oldu böyle?
 
Sloganları da harika:
Mes que un club : Bir kulüpten daha fazlası...
Yorumlar (6) 27.05.2009
Benden... Kısa kısa...
* Müfettişlerin çoğuna uyuz oluyorum. Sözde bunlar denetim makamına sahip, oturaklı, eğitim olayının özüne inmiş, paçasından kalite akan insanlar. Yahu özel okullarda nasıl oluyor da bu kadar şaşırabiliyor, kendilerinden geçebiliyorlar? Eğitim adına hiç bir şey yapmadıkları gibi keyiflerine, eğlencelerine bakıyorlar. Bıyıklarından şapur şupur mercimek çorbası damlayan müfettiş gördüm geçenlerde! Utanmasa kaseyi de yutacaktı. Gözlerimin önünden gitmiyor inanın...
 
* Yaz geldi malum, havalar sıcak. Geceleri ateş gibi oluyor zaten bu lanet metropol. Mecburen balkon kapısı ve camı açık uyuyorum. Uyumaya çalışıyorum daha doğrusu. Köpekler izin verirse. Bir başlıyorlar havlamaya, saatler boyu bitmiyor arkadaş. Ya camı kapatıp buharlaşmayı göze alacaksın, ya da köpek havlamasını ninni olarak düşünmeye zorlayacaksın kendini. Hayat geceleri bile zor!
 
* Pazar gecesi uyuyamama sendromu var bende. Hani Cem Yılmaz, "iki üniversite bitirmiş adamım, kesin tuhaf bir hastalık vardır bende" diye hastaneye gidiyor da bildiğin fıtık teşhisi konduğunu anlatıyor ya. Ben de 3. üniversitesine hazırlanan bir süpermen olarak ultra mega supersonik bir problemle boğuşuyorum. Pazar akşamları uyku tutmuyor. Sabahın köründe kalkmışım Pazar günü, gün boyu uyku akıyor gözlerimden, erkenden yatağa giriyorum, "ertesi gün iş var, vaktiyle uyuyayım ki bomba gibi uyanayım" diye. Saatlerce dön baba dönelim, uyku gelmiyor. Gece yarısından sonra dalıveriyorum, sabah ne olduğunu anlamadan alarm çalıyor. E yeter ama kaç haftadır!
 
* Şu MP3 çalarlar ve MP3 çalan cep telefonları yüzünden insanlar temelli leyla oldu. Kulaklık takılı, müzik son ses, arkadan var gücümüzle kornaya basıyoruz, duyan yok. Bir gün arkadan hafifçe dokunduracağım bir tanesine... Arabanın tamponunu tabii!!!
 
* Finaller geldi çattı. Her ne kadar çalışmış olsam da kendimi tam anlamıyla hazır hissetmiyorum. Fakat soruların çıkabileceği muhtemel noktaları %70 oranında doğru tespit edebilme yetisine sahip olduğum için çalıştığım kısımlar bu final dönemini de pürneşe geçirmeme yetecektir. Anlayışım profesyonel öğrencilik hayatım boyunca değişmemiştir: Sınav benden korksun. Nitekim canına okuyacağım, az kaldı.
 
* Yakında İspanyolca notlarımı derleyip toplayıp buraya aktarmayı düşünüyorum. Yani bu, 0'dan İspanyolca notlarını burada görebilmeniz anlamına geliyor. Tabii size ne kadar etkisi olur onu kestiremiyorum. Belki hiç işe yaramaz. Ama ben en azından notlarımı düzenlemiş ve gözden geçirmiş olacağım.
Yorumlar (1) 26.05.2009
Ormanda bisiklet keyfi...
Siz hiç Belgrad Ormanı'nda bisiklet turu yaptınız mı?
 
Ben bir defa yaptım. Evet sadece bir defa. Ama tek kelimeyle harikaydı.
 
Sıcak bir yaz gününde, üç arkadaş atladık bisikletlere, ormana daldık. Mangallardan dağılan kokular, neşeli piknikçiler ve yürüyüşçüler arasından akıp gittik saatlerce. Tabii Doğan SLX'ini yol kenarına çekip dertli dertli "Cengiz baba" dinleyenler de vardı. Oralarda hız yaptık biraz.
 
Önce orman içindeki ana yollardan gittik. Arada bir kaç dakikalığına dinlenme molaları da vererek iki, iki buçuk saat kadar sürdükten sonra bir göletin etrafında yanımızda getirdiğimiz sandviçleri götürüp keyif yaptık. Sonra başladı dönüş yolculuğu...
 
"Şu patika var ya... Kesin kestirmedir. Buradan gidelim" dedik. Önceleri harika bir orman yolu gibi görünüyordu ama ilerledikçe yerlerdeki yaprak yığıntılarından anladık ki uzun süredir kimse geçmemiş oralardan. Akşam üzeri olmuş zaten, ya hava kararıncaya kadar yolu bulamazsak? Ya karşımıza kocaman bir ayı çıkarsa!?
 
Bir saat kadar tedirgin bir biçimde o yolda ilerledikten sonra, yola girdiğimiz yere gelmez miyiz! Hani burası kestirme olacaktı! Ne güzel hayallerle sapmıştık oysa o yola...
 
Tüm o yolu tekrar geri gittik. O sıcakta onca efor sarfettiken sonra artık bacaklarımız iflas etmişti. Eve nasıl döndüğümü hatırlamıyorum bile.
 
Ama zahmet dolu bir gün olmasına rağmen aklımda attığımız kahkahalarla kalmış. Demek ki tekrar etmek lazım...
 
Pek yakında bu organizasyonu yeniden düzenliyorum...
Yorumlar (9) 26.05.2009
Mar Adentro - İçimdeki Deniz...
 
1. Hayat ve Denge
 
Dünyada ayakta kalabilmenin ve mutlu bir insan olabilmenin tek yolunun, dengeyi sağlayabilme yetisine sahip olmaktan geçtiğine inanırım. Biraz ondan, biraz bundan, bir tutam şundan derken, kendi hatalarını yapar, kendi tecrübelerine sahip olursun. Onlardan öğrenirsek ne âlâ. Ama onlar bile öğretemezse bize, hayat, sabah olunca uyanmak ve akşam olunca uyumak ve bu ikisi arasında sürekli bir işkenceye maruz kalmaktan öte nedir ki?
 
Yorumlar (2) 25.05.2009
Ateş Karıncası
2-6 milimetre arasındaki bir boya sahip olan bu minik karıncalar, dünyanın en tehlikeli canlıları arasında yer alıyor. Bunun yanı sıra diğer karınca türlerinden çok daha büyük ve karmaşık yuvalarda yaşıyorlar. Toplamda da 280'den fazla alt tür barındırıyor "Ateş Karıncası" terimi.
 
Daha çok Avustralya, Meksika ve ABD'de yaşayan, doğanın süper gücü diyebileceğimiz bu canlılar delikanlı değildir, teke tek gelmezler. Yanlışlıkla birinin üzerine basın mesela, anında yüzlercesi bacaklarınıza tırmanmaya başlar. Isırdıkları (daha doğrusu soktukları) anda sanki cildiniz yanmış gibi bir his verdiklerinden adları Ateş Karıncası olarak bilinir. Tarım alanlarına büyük zarar veren ve dolayısıyla doğal yaşamı direkt olarak etkileyen bu canlılar Wikipedia'nın verilerine göre geçtiğimiz yıl ABD'de 5 Milyar dolarlık tedavi mastafına ve 750 milyon dolarlık zirai zarara sebebiyet vermiş. 
 
Temas arttıkça insan hayatına da kastedebilecek bir canlı türüdür. Yani bir ya da on tanenin ısırması belki hayatı sona erdirmiyor -ama ciddi bir acı veridiği kesin- fakat karınca sayısı arttıkça tehlike de artıyor demektir.
 
Demek ki ne yapıyoruz?
Adım atmadan önce şöyle bir bakıyoruz bastığımız topraklara.
 
Yoksa karışmam bak...
 
Yorumlar (4) 24.05.2009
Dostum benim...
Aylar olmuş, sürmemişim elimi. Pas tutmuş telleri. Belli ki kızmış bana, ne kadar usulca akort etmeye çalışsam da, cırtlak bir sesle kopuverdi teli... Az daha yüzümde ince uzun bir yara izi bırakacaktı...
 
Vefasızlığımın cezasını böyle kesiverdi, haklı mı haklı...
 
O zaman sözüm olsun, şu gelecek haftayı da bir atlattım mı, gıcır gıcır D'addario'ları takacağım yavruma. Hâttâ bakarsın yeni bir arşe bile alırız, belli mi olur!  Stradivarius halt edecek yanında. Yine tırmalayacağız komşuların kulaklarını, yine haftasonları evde duramayacak kimse, yine apartman ahalisini sosyalleşmeye zorlayacağız...
 
Biraz daha sabır, yaşlı dostum, sık dişini...
Yorumlar (3) 23.05.2009
...
Bazen düşünüyorum da...
 
Biz bütün bu günahların bedelini nasıl ödeyeceğiz?
Yorumlar (2) 23.05.2009
Öncesi için tıklayın...
 
Büyüdüğüm köyün bir kilometre kadar ötesinde, biraz daha büyük bir köy vardı. Birden fazla bakkalı, sabit bir dondurmacısı ve hâttâ haftada bir gün açılan küçük bir pazarı bile vardı. Ve o köye giden tek yol, bizim evimizin önünden geçerdi. Yaz akşamları, neşeli çiftçiler römorku domates dolu traktörlerini salça fabrikasına götürür, aslında İstanbul ya da İzmir'de yaşayan fakat tatil için yepyeni arabalarıyla bizim köyümüze ya da civar köylere gelen şehirliler kapı önlerine yığılmış insanları selamlayarak yollarına devam ederdi. Her sabah, öğle ve akşam İzmir'e gidip gelen koca bir otobüs de geçerdi evimizin önünden. Bir de Anadol marka kamyonetiyle haftada bir, şanslıysak iki defa geçen, Dondurmacı Engin vardı. Son ses çaldığı roman havalarının ve arabasına taktığı zillerin sesini o henüz çoook uzaklardayken duyar, dondurma alsınlar diye yalvarmaya başlardık büyüklerimize.
 
Sıcak yaz günlerinde, akşam yaklaşınca hareket başlardı köyde. Hemen hortumlar alınır ve dış kapının önü bir güzel ıslatılarak serinletilir, minderler, şilteler kapı önüne atılır, güzel bir çay demlenir ve gece yarısına kadar oturulurdu. Binlerce yıldızla aydınlanan o muhteşem gecelerde, saatler boyunca konu konuyu açar, çaydanlık ve demlik sayısız vesait yapardı. En mutlusu da ben olurdum. Çünkü "erken uyu" baskısı yoktu, çay genelde kıtlama içildiğinden o muhteşem akide şekerlerini ardarda götürürürdüm. Çocuktum ve en büyük korkum bilyelerimi içine Allah bilir kaç defa sayıp da koyduğum eski şeker kutumu kaybetmekti.
 
Haftada bir, olmadı iki haftada bir ilçeye gidilirdi. O günler ilçede pazar olan günlere denk getirilir, kocaman pazar torbaları tıka basa doldurularak yorgun argın eve dönülürdü. Eğer şanslıysam anneannem muhtemelen iki günde patlatacağım yeni bir top ya da basit bir oyuncak almış olurdu. Almasa da sorun değildi, nasılsa en güzel şekerleri alıyordu, üstelik o kadar yorulurdum ki eve dönmekten başka hiçbir şey için zırlayacak dermanım kalmazdı. Ama asıl sıkıntı banyo günlerinde olurdu. Anneannem Hacışakir sabunuyla tüm vücudumu halı yıkar gibi ovalar, kaynar suyla da durulardı. Banyo yapmamak için elimden gelen her şeyi yapardım ama nereye kadar? Eninde sonunda yakalarlardı...
 
Köyün küçük bir okulu vardı. Bir zamanlar kullanılıyormuş bile, annem ve kardeşleri orada okumuşlar mesela. Tüm yaş grupları tek bir sınıfta ders görürmüş o zamanlar. Sonra daha iyi okullara göndermeye başlamış köylüler çocuklarını. Ve okul da kapanıvermiş. Fakat harika bir bahçesi vardı. Salıncakları ve kaydıraklarıyla, zemini beton, filesi olmayan bir voleybol sahasıyla muhteşemdi. Her yer ağaçlarla doluydu ve güneş vurmadığı için de hep serin olurdu. Küçük bir cennetti aslında. Akşamları, "sabah olsa da okulun bahçesine gitsem" diye dua ederdim. Her zaman bırakmazlardı tabii. Ben de kaçardım!
 
Ay dede'yi hatırlıyorum. Ona dua ettiğimi. Allah'ın orada olduğu söylenmişti çünkü. Üstelik sapsarı, parlak ve kocamandı. Ve güneşin aksine, gözünüzü ayırmadan bakabilirdiniz. Güneş gibi yakmazdı da hem. Sabah ezanı okunurken usul usul kaybolurdu. O zaman ufka bakar ve yemyeşil dağların ortasında, gürültüsü evimize kadar varan kireç ocaklarına odaklanırdım. Nasıl oluyor da bu kadar erken saatte çalışmaya başlıyorlardı? Onların anneannesi yok muydu, geceleri kapı önünde çay içmezler miydi? Üstelik o kadar kireci ne yapacaklardı ki? Çocuktum ve kafamda cevabını merak ettiğim bin bir soru vardı, ama mutluydum, her açıdan mutluydum...
 
Sonra, dünya sanki daha hızlı dönmeye başladı. Kireç ocaklarının gürültüsü yerini araç kornalarına bıraktı ve o göçmen teyzeden gelen cigara kokusu, sigara ve kömür dumanlarından kapkara olmuş bir atmosfere devroldu. Saatlerin tik tak sesleri birbirine karıştı ve geceleri yorgun şehrin üzerine çöken sis tabakası kapattı yıldızların önünü. Ay dede çoğu zaman saygısız bir bulutun gölgesinde kaldı, az sayıda ama mutlu insanların geçtiği yollardan artık mutsuz, umutsuz ve yalnız kalabalıklar geçmeye başladı.
 
Büyüdük ve çocukluk, akla geldikçe gözlerde yaş olup akan bir hatıra olup kaldı. Bazen bir kaç saat misafir oldu, tüm güzelliğiyle, tüm zerafetiyle ince belli bir bardaktaki kan kırmızı çay gibi, üzerinde sevimli dumanlar tüttürerek, soğumadan öylece kaldı... Sonra usulca kapattı ışıkları, sessizce çekti kapıyı, parmaklarının ucuna basa basa uzaklaştı...
Yorumlar (3) 22.05.2009
...
Bazen, ortada hiçbir şey yokken, aniden bozuluverir moralim. Ne olduğunu bile anlayamadan asılıverir yüzüm. Sadece o zaman düşünürüm geçmişi.
 
Küçüklüğüm mesela... Yazmıştım sanırım daha önce, İzmir'in küçük, sevimli bir köyünde büyüdüm ben. Paranın pulun değil belki ama bolluğun, bereketin hakim olduğu koca bir ovanın ortasında, güzel insanları barındıran, cıvıl cıvıl bir köyde. O zamanlara dair en net hatırladığım şeyler, anneannemin tombul kollarındaki uyku seanslarım, sonsuz kedi sevgim ve o kedilere çektirdiklerim, salçalı ekmek ve sabah ezanında -henüz gün doğarken- bir traktörün römorkunda tarlaya yapılan yolculuklardır.
 
İlk bakışta sıkıcıdır tarla. Öylesine kaplar ki ufuğu, dünyada tarladan başka bir şey yok sanırsın. Fakat o bereketli topraklarda zaman -bir çocuk için en azından- su gibi akıp geçer. Kış boyunca yağmurların altını üstüne getirip, topak topak yaptıktan sonra bahara miras bıraktığı o güzel topraklarda minik bir çukuru suyla doldurup çamur yapar, sonra o çamurda bir heykeltraş edasıyla çalışıp, kendi minik sergimi açardım. Her an egzozundan dumanlar püskürterek uzaklara gidecekmiş gibi duran arabalar -dayımın Murat 124'ü model alınarak yapılmıştır-, belli ki mutlu bir aileyi barındıran iki katlı, sevimli bir ev -ki o ev anneannemin eviydi- ve kimisi elinde çapası, kimisi başında şapkası, kimisi sırtında sepetiyle insanlar, insanlar, insanlar...
 
Yağmur yağdığı zamanları da hatırlıyorum, o mis gibi toprak kokusuyla. Damlalar yere dokunduğu anda, miniminnacık bir toz kümesi, sevimli bir bulut gibi havalanır, bir iki saniyede de yok olur giderdi. Çocuktum, sırtımda basit bir penye, belimde minik bir şort ve ayaklarımda toz toprağa bulanmış ayakkabılarla...
 
Sürekli evimize gelen yaşlı bir teyze vardı mesela. Bulgar göçmeniydi. Beni sımsıkı tutar, var gücüyle göğsüne bastırarak severdi. Ona dair asla unutmayacağım tek şey varsa, çevresine yaydığı buram buram cigara kokusudur. Ve belki kahvenin telvesini de işaret parmağıyla sıyırıp yalamasını da unutamam. Çocuktum henüz, sevdiğimi söyleyemezdim ki, gösterirdim ama. Ona hep gülen gözlerle baktığımı da iyi hatırlıyorum. Acaba beni öyle hatırlar mı hep? Toprağı bol olsun...
 
Anneannemin evi, iki katlı, şehirdeki gibi caddeye ya da sokağa değil de içeriye -bahçesine- bakan kocaman bir balkonu -avlu- olan, iki katında toplam 5 oda bulunan bir evdi. Yaz ayları genelde alt katta otururduk. Ev bahçenin bir ucunda, banyo, evin hemen yanında, tuvalet ise diğer ucundaydı. Ayrıca o büyük bahçede bir de odunluk, havuz -yüzme havuzu değil, çok eskiden hayvanlar ve bahçe sulaması için doldurulan bir nevi su deposu-, hangara benzeyen bir garaj ve dam denilen, ıvır zıvırların konduğu karanlık bir depo bulunurdu. Gece yarısı tuvalete gitmeye korkardık -korkardım- da, bahçenin bir köşesine işer içeri kaçardık. Her nasılsa, anneannemin "külün üzerine işeme, şeytan çarpar" şeklindeki vaazları yüzünden, önce işediğim yerde kül olup olmadığına bakar, her durumda da "destur" demeden işemezdim. Minik bir tıkırtı duysam şeytan sanar, irkilirdim.
 
Yaz geldiğinde, mutfakta en çok kullanılan malzemeler alt kattaki küçük odaya taşınır, ocak yerine de tüp kullanılarak zırt pırt üst kata çıkma derdi ortadan kaldırılırdı. Günlerin çoğunluğu bahçede geçerdi zaten. Kalan zamanlar da alt katta yere serilen hasırın üstünde uzanıp asla soyunu kurutamadığımız sinekleri, kelebek şeklindeki bir patpatla öldürme sporu yaparak geçerdi. Üstelik alt katın zemini beton olduğu için serindi de. Oysa üst kat hem güneş alıyordu hem de zemini ahşaptı. Dolayısıyla üst kattaki odalar sadece uyumak için kullanılırdı.
 
Yine de geceleri uyuduğumuz o odada beni çeken bir şeyler vardı. Orası evin en güzel odasıydı ve önemli bir misafir geldiğinde orada kabul edilirdi. Koltuklar tertemiz, köşede bir televizyon, kış aylarında içindeki odun ve kömürü çıtır çıtır çiğneyerek yakan bir soba, tavanından sarkan muazzam bir avize, koca bir bardak ve fincan koleksiyonu, 6-7 kişiden oluşan çekirdek ailedeki herkesin resimleri ve eski zamanlardan kalan bir kaç gaz lambasını da barındıran, odada attığımız her adımda içindeki bardakların şangırtısını duyuran koca bir vitrin... Bir de duvarda güzel bir saat. Sıcak yaz günlerinde, öğle uykusu için o odaya  girmeme izin verirdi anneannem. Ve o saatin ninnisiyle uyumuşumdur hep: tik tak, tik tak... Hayatımda duyduğum en net tik tak sesidir, hâlâ kulağımda. Şimdi düşünüyorum da, çocukluğumda sanki daha bir oturaklı, daha bir efendiymiş zaman. "Dur" desen duracakmış, "geriye al" desen dönecekmiş gibi. Şimdi yakalamak mümkün değil.
 
... Devam edecek...
Yorumlar (4) 22.05.2009
Geçtiğimiz Ağustos ayının sonunda "Google'da ne arıyorlar?" adında önemli bir araştırmanın(!) sonuçlarını paylaşmışım sizlerle.
 
Bugün yine Google Analytics'i kurcalarken 49 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek anahtar kelimeler, cümleler görüp şoke oldum.
 
Fazla uzatmadan örneklemeye geçeceğim. En tuhaf 10 anahtar cümleyi buldum; buyrunuz;
 
1. "bıdır" vücudun neresi
2. 2009 ocak ayında eklenen nişanlı çiftin pornosu
3. afrikada insanlar hangi ağaclardan meyve toplarlar
4. balık etli bitiriyor beni
5. en az masraflı kolay pastalar -buraya tıklayınız-
6. gayda çalan müzik cesur yürek braveheart
7. memleket çalın sazlar çalın
8. manisa somaya yolculuk yap oyunu
9. yolda kaçırıp tecavüz etme videoları
10. yakından kitap okursak gözlerimiz agrır
 
Evet... İşte Top 10 listemiz bu. Her bir satırı Google'da en az bir kişi aramış ve her nasılsa bu siteye girmişler! İnanmakta güçlük çekiyorum. "Nasıl bir insan bunları arar?" sorusundan öte, cevabı bulmak adına buraya yönlendirilmeleri daha da tuhaf!
 
Neyse, gelen hoş gelmiş, sefa gelmiş tabii de... Oeeeh yani!
Yorumlar (4) 21.05.2009
Sevda Bir Ateş Buldu Sende...
 
Sevda bir ateş buldu sende, eğilip öptü seni,
Artık kimse denizi bilmiyor.
 
Dirseklerini masaya koyuşundan belli,
Gelip geçen bir günü bitirmek istemediğin.
Sevda bir umut buldu sende...
 
Ey bir yolcu listesinde bir ölüyü arayan,
Artık kimse gözlerini bilmiyor.
 
Şunu imzala,
Bir mektup, bir telgraf alındısı değil,
Unutulmuş bir sevdadır kapını çalan,
Ve sevimsiz bir terlik gibi duran odan,
Kimse artık bir şey giymek istemiyor...
 
Sonra bir pencereden kendine,
Ayışığı gibi vuran sen,
Ne sana ne başkasına benziyor.
 
Ve işte bir dip balığı su boşluğunda,
Çırparaktan yüzgeçlerini,
Hiç kimseye uymayan bir mevsim öneriyor...
 
Edip Cansever

Düş Sokağı Sakinleri - Sevdan Bir Ateş

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (1) 21.05.2009
Umudu Kuşanmak
Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçerken "Yeni Oluşum'un Sesi" adında bir gazete aldım. Bu gazete Yeni Oluşum Bedensel Engelliler Derneği'nce çıkarılan ve geliri engellilerimiz yararına kullanılan bir gazete.
 
Okudukça içi burkuluyor insanın. Nasıl da kızıyorum kendime, "hayat amma da zor" dediğim zamanları düşününce. Hayat kimisi için bin kat daha zor oluyor, ya onlar ne yapsın?
 
Neyse, konuyla ilgili çok daha kapsamlı bir yazım olacak yakında. Fakat şu an beni en çok etkileyen, gözümü yaşartan bir şiiri paylaşmak istiyorum. Bu şiiri gazetede görüp okudum ve Sevinç Durmuş adında bir şair yazmış. Muhtemelen engelli bir şairimiz ya da çevresinde engelli birileri var. Kendisine Allah'tan sabır diliyor, her şeyin gönlünce olmasını temenni ediyorum. 
 
Bilirim ki vazgeçersem büyümez kanatlarım,
Kutlu günü bekliyorum, kozada tırtıl misali,
Bilirim ki tükenirim, koşmazsa umutlarım,
Cennetinde koştur beni Rabbim,
.................................çocuklar gibi...
 
Şimdi ağır aksak bir hayatı yaşasam da,
Yüreğimde acının hasını taşısam da,
Her şey gelip geçici, bilirim fani dünya,
Ebedi bir hayatta coştur beni Rabbim,
................................göreyim cemâlini...
 
Sevinç Durmuş
Yorumlar (2) 20.05.2009
Söz veriyorum, uzunca bir süre ruhlarla, hayaletlerle ilgili, ölen insanların hayatta son bir şeyi bitirmeleri için hayalet olarak kalıp işlerini bitirince ebediyeter varmalarıyla ilgili bir film izlemeyeceğim. Bu ara her nedense böyle oldu. Aslına bakarsanız Over Her Dead Body dışında gayet de iyi oldu.
 
Mesela bu 1993 yapımı Ron Underwood filminde Robert Downey Jr., Charles Grodin, Elisabeth Shue, Kyra Sedgwick, Alfre Woodard, David Paymer ve hâttâ Tom Sizemore var! Üstelik Tom Sizemore tüm o Michael Madsen'vari haliyle salınıp duruyor. Bir ara "yahu bu Michael Madsen mı yoksa?" diye bile sordum kendime. Ses tonları dahi benziyor adamların. Hâttâ sadece rol keserken değil, gerçek hayatta da ne yapacağı belli olmayan iki tuhaf tip bunlar. Sizemore bir adım daha önde bu konuda çünkü uyuşturucuya bulaşmışlığı var, hâttâ küçük çaplı hırsızlıklara karıştığı söyleniyor, arıza yani.
 
Neyse, adamla oturup rakı içecek, şampanya patlatacak değiliz. Bizi filmleri ilgilendirir. Bu filmde de çok başarılı. Gerçi herkes başarılı. Zaten yukarıda saydığım isimlerin her biri kendini kanıtlamış, yeteneğinden şüphe duyulmayacak oyunculardır. - Ben de sevmiyorum böyle sanki Hollywood yapımcısıymışım gibi yazmayı ama oluyor işte, uzmanlık falan yok yani, sadece bunların hepsinin birden fazla filmini izlemişimdir ve beğenmişimdir, o yüzden böyle artiz artiz yazıyorum -.
 
Eğlenceli bir film, duygusal bir film, güzel bir film. Konusunu anlatmayacağım çünkü son günlerde benzer konulu filmleri izleyip anlatmaktan gına geldi, sanki kafama silah dayayan var gibi gidip hep aynı filmleri izleyip duruyorum. Ama bu iyi olanlarından biriydi. Komple, her yönüyle başarılı bir film bana kalırsa.
Yorumlar (0) 20.05.2009
Over Her Dead Body ( 2008 - Sevgilimin Kazara Bu Dünyadan Göçmüş Eski Nişanlısıyla Tanıştığım Gün ) - Lake Bell & Eva Longoria Parker & Paul Rudd
Ölürsünüz ve yarım kalan bir işinizi tamamlayana kadar hayalet olarak dünyada kalırsınız. Konu bu.
 
Eva Longoria'yı (Basketbolcu Tony Parker ile evlenince Eva Longoria Parker oldu adı) bu kadar berbat rol yaparken göreceğimi pek düşünmemiştim. Aslına bakarsanız hayranı değilim, çok fazla filmini falan da izlemedim, hâttâ sadece Desperate Housewives'ın bir kaç bölümünde gördüm, gayet de yi oynadığı için, bir filmde bu kadar kötü oynayabileceği aklıma gelmezdi.
 
Kötü film bana kalırsa. Amerikan Pastası serisinden fırlamış Jason Biggs'i zaten oldum olası sevmemişimdir. Lake Bell'i de beğenmedim ki başrolde o ve Paul Rudd var. Paul Rudd iyiydi bana kalırsa ve Lindsay Sloane imiş adı, hoş bir kız. O da iyiydi.
 
Neye göre iyiydi kötüydü diyorum? Zaten fantastik ögeler barındıran bir film olduğu için, oyuncuların inandırıcı olması gerekiyor kanımca. Değiller maalesef.
 
Ayrıca sayısız defa işlenmiş bir konu var ortada. Yani izler ve pay çıkarırsınız, ona göre filmi yaparsınız. Bu kadar popüler bir konuyu, nasıl bu kadar kötü işleyebiliyorlar bilemiyorum. O da yönetmen Jeff Lovell'ın becerisi sanırım. Neyse ki ilk filmiymiş, belki zamanla daha iyilerini yaparak affettirir kendini.
 
Ayrıca -bu kesinlikle bir şaka değildir-, bu filmin adını dilimize şöyle çevirmişler:
"Sevgilimin Kazara Bu Dünyadan Göçmüş Eski Nişanlısıyla Tanıştığım Gün!"
 
Yuh diyorum... Kötü bir filme, berbat bir Türkçe isim. Bu kadar olur.
 
Olmamış bu, izlemeyin bunu.
Yorumlar (0) 20.05.2009
The Last Kiss ( 2006 - Son Öpücük )
Yönetmen Tony Goldwin, oyuncular, Zach Braff, Jacinda Barrett, son dönemlerin popüler oyuncularından casey Affleck ve Rachel Bilson başta olmak üzere geniş bir kadro. Ayrıca Tom Wilkinson gibi bir usta, Harold Ramis ve Blythe Danner gibi eski topraklar da var.
 
Gecenin bir vakti neden bu filmi izleme kararı aldım? Filmi gördüm, "bakalım kimler oynuyormuş" dedim ki, o da ne? Senaryo Paul Haggis'inmiş! Crash ve Letters From Iwo Jima filmlerinin de senaryosunu uyarlayan, bu iki filmden toplamda dört Oscar adaylığı bulunan ve bunlardan ikisini de kazanan bir adamdan bahsediyoruz. Ben yazılarımda sürekli Oscar'ı ön planda tutarım, filmleri anlatırken ya da seçerken de oyuncuların ne gibi ödüller almış olduklarını araştırırım. Tamamen kişisel bir seçim elbette. Çoğu kişi Hollywood sinemasına çamur atar fakat ben gayet de memnunum işin doğrusu. Bir problemim yok Hollywood ile ya da Oscar'la. Oscar adayı olup da beğenmediğim film sayısı da azdır zaten. Neyse, konuya dönelim.
 
Paul Haggis'in kötü bir filmin parçası olamayacak kadar kaliteli olduğunu daha önceki çalışmalarından bildiğim için, gecenin bir yarısı izlemeye başladım bu filmi. Beğendim de açıkcası.
 
Yine diğer Paul Haggis imzalı filmler gibi, iç içe geçen hayatlar ve bu hayatların ortak yanları, doğruları, yanlışları hoş bir şekilde anlatılmış. Yine çok güzel parçalar çalıyor arka planda ve bana biraz öğretici bir film gibi geldi. Hemen herkesin geçtiği ya da geçeceği yolların zorluğu anlatılıyor, üstelik hem gençlerin, hem de yaşlıların bakış açısından. Ki bu elbette farklı bir hava katıyor filme.
 
İnsanlar evleniyorlar çünkü düzenli bir hayatları olsun istiyorlar fakat bir zaman sonra düzenden sıkılıyorlar. Ya da evlenmek için aceleleri yok fakat birbirlerinden kopmak, ilişkilerini bayağılaştırmak da istemiyorlar bu yüzden bir bebek yapıyorlar fakat ne kadar büyük sorumlulukların altına girdiklerinden haberleri bile olmuyor ve işler giderek zorlaşıyor. Ya da yıllar öylesine sıradanlaştırıyor, yıpratıyor ki ilişkileri, o eski heyecanın kaybolduğu yetmiyormuş gibi, artık birlikte olmanın anlamı da kalmıyor. Öte yandan bambaşka biri de yalnız kalmaktan korkuyor ve sevmek, sevilmek istiyor. Fakat herkes, bir noktada fazlalık ya da eksikliklere sahip olduğunu görüyor, gösteriyor.
 
Bence gençlik filmi dediğin böyle olmalı. Sadece gençler için bir film değil tabii ki bu ama özellikle gençler için diyebilirim. Eğlenceli, duygusal, dramatik, macera dolu...
 
Benim bir filmde aradığım her şey vardı. iyi ki izlemişim.
Yorumlar (0) 19.05.2009
İlişkiler...
Şu son günlerde kafama tuhaf ve yersiz bir soru takılıp kalıyor. Hani gazetelerde, dergilerde "nasıl bir aşıksınız" ya da "nasıl bir kişiliğiniz var?" gibi testler olur. o testlerde "Bir akşam sevgilinizle yemeğe gittiniz. Onu birden öpmek istediniz ama hemen yan masada da size olan ilgisini bildiğiniz bir kız var. Ne yaparsınız?" tipi sorular olur. Şıklar da:
 
a: Umrumda olmaz, öperim.
b: Yan masadaki kız olmasa da öpmem.
c: yandaki kıza ayıp olmasın diye öpmem.
d: Yan masadaki kızı öperim
 
gibidir. Tuhaftır yani, neresinden bakarsan bak tuhaftır. Küçük mimiklerin, bakışların dahi ortamın rengini değiştirdiği bir dünyada, sanki hepimiz aynı kalıptan çıkma birer oyuncakmışız gibi davranılıyordur aslında. Yine de çözeriz çoğu zaman -yani ben çözerim- çünkü insan kendisi hakkında bir şeyler keşfetmeyi sever -ben severim-  ya da ne bileyim, sanki başka bir insanın sizin hakkınızdaki fikrini almış gibi olursunuz.
 
İşte son günlerde ben de kendime sanki bu çeşit bir test yapıp duruyorum. "Ben yoksa romantik miyim?", "sandığımdan daha mı duygusalım?" gibi sorular dolaşıyor kafamda. Aptalca, gereksiz ve anlamsız evet.
 
Birden daha da saçma geldi bak. Hep filmler yüzünden oluyor biliyor musunuz?
 
Bir film izlerim mesela. Sonra o filmde dair yorumlar okurum. Anlatılanlara daha hakim olmak için ya da merak ettiklerimin cevaplarını bulabilmek için. Duygusal filmlerde farkettiğim ilginç bir şey var. Beni bu tuhaf durumlara da o "şey" sokuyor zaten.
 
Filmi izliyorum ve çok beğeniyorum. Sorun yok. Sonra yorumları okuyorum, "çok klişe" başta olmak üzere aynı doğrultuda sayısız yorum. Hemen hemen herkes o filmde anlatılanların daha önce milyon defa anlatıldığı için filmin kötü bir film, bir zaman kaybı olduğunu düşünüyor.
 
Bana neden öyle gelmiyor? Çoğu zaman kendimi bıraksam ağlayıp zırlamaya başlayacağım filmlerde. Ne kadar çocukça değil mi? benzer konular işleyen iki filmi üstüste izleyip ikisini de ayrı ayrı beğenebiliyorum mesela. Yani "böyle bir filmi 180 defa izledim" demiyorum asla.
 
Acaba herkes filmlerdeki gibi bir aşk mı yaşıyor ki? O yüzden mi sıradan geliyor artık. Ne bileyim, çiftler birbiriyle çarpışarak mı tanışıyor? Ya da her çiftin biri zengin biri fakir mi oluyor? İnsanların farklı bir şeyler aramasını anlayabiliyorum fakat... Demek istediğim bana öyle olmuyor, iki benzer şey arasındaki farklara odaklanmakla da memnun kalabiliyorum.
 
Muhtemelen tuhaflık bendedir zaten, kabul ediyorum.
 
Böyle bir yazıya ne yakışır peki? Elbette ki çoğu romantik filmde çalan bir klasik yakışır; Barry Manilow - Can't Smile Without You...

Get the Flash Player to see this player.

Sen yokken gülümseyemem,
Sen olmadan gülümseyemem,
Gülemem ve şarkı söyleyemem,
Her şey zor gelir sen yokken.
Sen üzgünsen üzülürüm ben de,
Sen mutluysan mutlu olurum,
Neler yaşadığımı bir bilsen...
Sen yokken gülümseyemem...
 
Bir şarkı gibi girdin hayatıma,
Ve günümü aydınlattın,
Kim inanırdı ki bir rüyanın parçası olduğuna,
Oysa şimdi her şey, çok ama çok uzakta...
 
Bazı insanlar diyor ki,
Zordur mutluluğu bulmak.
Bana asıl zor gelen ise,
Seni geçmişte bırakmak.
Yorumlar (4) 19.05.2009
Ghost Town ( 2008 - Hayalet Şehir ) - Greg Kinnear & Ricky Gervais
Son zamanlarda izlerken en eğlendiğim, en bitmesin istediğim filmlerden biriydi. Neredeyse ağlayacaktım bile. Ne filmdi ama!
 
Aslında filmin adına bakınca bir korku ya da gerilim filmi sanabilirsiniz. Değil. Romantik ( belki de "duygusal" daha doğru bir terimdir ) bir komedi.
 
Düşünün ki bir kaç dakikalığına kalbiniz duruyor. Yani ölüyorsunuz. Fakat doktorlar gereken müdahaleyi yapıyor ve hayata dönüyorsunuz. Ve bir bakıyorsunuz ki çevrenizde hayaletler var. Ve hepsi peşinizde. Korkunç değiller ama can sıkıcılar. Ürkütmüyorlar ama kızdırıyorlar. Onlardan kurtulmanın tek bir yolu var. İçlerinden birinin isteğini yerine getirmek.
 
Film, Carlito'nun Yolu'ndan, Örümcek Adam'a, Görevimiz Tehlike'den, Jurassic Parka'a ve hâttâ şu sıra sinemalarda oynayan Melekler ve Şeytanlar'a kadar (Dan Brown'un kitabından) bir çok filmin senaryosunu yazan ya da uyarlayan David Koepp tarafından yönetiliyor. Senaryo da elbette kendisine ait.
 
Başrollerde Greg Kinnear, Ricky Gervais ve Tea Leoni yer alıyor. Özellikle Ricky Gervais -usta bir komedyendir zaten- harika bir performans sergilemiş.
 
Klişe gelebilir konu, bir sürü yönden de eleştirebilirsiniz fakat ben bu tür filmlere bayılıyorum işin doğrusu. Bana göre çok güzel bir film. Ve çok da güzel müzikler çalıyor film boyunca. Daha ne olsun?
 
Tavsiyemdir. Dua edersiniz sonra...
Yorumlar (0) 19.05.2009
Şurada profilini çizmiştim bizim Selami'nin.
 
Önceki gün aramızda geçen sohbet aynen şu şekildedir;
 
- Selami, son projen halı yıkamacılığıydı. Ne oldu?
- Abi bakıyorum işte. Alınması gereken yıkama makinalarını falan araştırdım. Fiyatı en düşük hale getirdim.
- Ne kadar yani?
- On bin lira.
- On bin lira mı?
- On... iki diyelim...
- Yani 15'i bulur diyorsun?
- Valla bulur abi!
 
Ulan Selami, ulan Selami... Sen ve projelerin...!
Yorumlar (2) 19.05.2009
Mustafa Kemal Atatürk
Ufukta gördüğün son noktaya kadar git.
Orada yeni ufuklar göreceksin...
Yorumlar (0) 19.05.2009
A Simple Plan ( 1998 - Basit Bir Plan )
Düşünün ki hiç ummadığınız bir yerde, koca bir çanta dolusu -diyelim ki 4 milyon dolar- para buldunuz. Ne bulduğunuz yeri, ne de oradaki parayı sizden başka kimse bilmiyor, aramıyor. Tek yapmanız gerekense beklemek. Ne yapardınız?
 
Muhtemelen bu filmde anlatıldığı gibi yapardınız.
 
Sam Raimi yönetmiş, Bill Paxton, Bridget Fonda (o ne güzelliktir öyle) ve Billy Bob Thornton  gibi kaliteli oyuncularla, belki biraz baygın ama sonuna doğru güzelleşen, hoş bir film ortaya çıkmış. En İyi yardımcı oyuncu (Billy Bob Thornton) ve En iyi Uyarlama -Senaryo- ( Scott B. Smith hem romanını yazmış, hem de sinemaya uyarlamış) dallarında Oscar adaylığı da mevcut.
 
E müzikler de Danny Elfman'a ait olunca... 
Yorumlar (0) 18.05.2009
Alexander Rymbak - 2009 Eurovision Birincisi
Harry Potter da kazandı Eurovision'u...
 
Bense bu çocuğu hiç sevemedim. "Abi gel beni tokatla" mesajı okuyorum bu çocuğun bakışlarından...
Yorumlar (9) 18.05.2009
Bruce Springsteen - Secret Garden

Get the Flash Player to see this player.

Kadınlar için yazılmış en, en, en harika şarkıdır benim gözümde...
 
...
Seni öyle bir yere götürecek ki,
Havasında şefkat olacak,
Yaklaşmana izin verecek ki,
Gerçekten orada olduğunu göreceksin.
Sana bakıp gülümseyecek,
Ve gözleriyle anlatacak,
Gizli bir bahçesi olduğunu,
İstediğin her şeyin,
Beklediğin her şeyin,
Hep orada olacağını,
Milyonlarca mil uzakta...
Yorumlar (0) 17.05.2009
Rüya...
Nasıl bir psikolojiyse artık bendeki...
 
Öyle bir rüya gördüm ki bugün, uyandığımda feleğim şaşmıştı. İki tane güzel mi güzel kızla, korku tüneline girdiğimi gördüm.
 
Evet, bir kolumda bir kız, diğer kolumda diğer kız, beraberce korku tüneline girdik.
 
Üzerimde örümceklerin ve bilimum haşerelerin yürüdüğünü, sırtıma püsküllerin sürtündüğünü hissettim. Elimde bir kalkanla kocaman, kare bir odanın içerisinde kilitli kaldım ve üzerime sırayla ok fırlatan kızılderililer (toplam 4 tane) vardı. Kapıyı aradım ama kapı yoktu. Bu arada elimdeki kalkanla gelen okları savuşturuyordum.
 
Sonra, "bu hikaye bana bir şey öğretmeye çalışıyor" dedim. Ve bıraktım kalkanı, kızılderililerin karşısında "işte gerçek cesaret budur, ben bu kadar cesur ve gözüpek bir insanım, vurun beni!" diyerek dikildim. O anda kızılderililer yok oldu ve kapı ortaya çıktı. Evrenin sırrına erdim bir nevi...
 
Ve finalde King Kong'la kapıştık. Kafasına saksı indirdim, oklavayla giriştim, mahvettim azgın mahlukatı. Dize getirdim.
 
Kurtuldum, kırdım zincirlerimi.
 
Ama kızlar yoktu? O güzelim, sevimli sevimli bakan iki kız nereye gitti ki!?
Yorumlar (2) 17.05.2009
Special ( 2006 ) - Michael Rapaport
Michael Rapaport'u bilir misiniz? Ben genelde oynadığı yardımcı oyuncu rollerinden hatırlarım. Bugüne kadar başrolde olduğu hiç bir filmi izlememiştim. Her şeyin bir ilki vardır nitekim. Sanırım önemli olan, o ilki unutulmaz kılmayı başarabilmek. Rapaport belki muhteşem, olağanüstü değildi ama yine de bundan sonra adını duyduğum ya da herhangi bir filmde yüzünü gördüğümde aklıma hep bu filmiyle gelecektir. Başrolde oynadığını gördüğüm ilk ve tek filmiyle.
 
Konu? Özel olmak... Hepiniz özelsiniz, bundan şüphe duymayın ve her zorluğu aşarsınız diyor.
 
Film çok da güzel değildi, en azından benim tarzım değildi fakat Rapaport iyiydi. 
 
Yine de böyle filmlerden uzak durmak en iyisidir.
Yorumlar (1) 16.05.2009
Ghost Dog: The Way of the Samurai ( 1999 - Hayalet Köpek : Samurayın Yolu)
İlginç bir filmdi, her Jim Jarmusch filmi gibi...
 
Sayısız tetikçi vardır. Bazıları işini çok iyi yapar, bazıları ise batırır. Fakat hepsi kanunların dışındadır. Bir tanesi hariç. O, samuray kanunlarıyla yaşar.
 
Masalsı, değişik bir filmdi. Forest Whitaker tek başına filmi sürüklüyor ve filmin her anında belli ediyor kalitesini. Büyük oyuncu olmak böyle bir şey olsa gerek.
Yorumlar (0) 15.05.2009
Marilyn Manson & Evan Rachel Wood
Soldaki Marilyn Manson, sağdaki Evan Rachel Wood. Scarlett Johansson kadar olmasa da aşığım kendisine. Fakat o beni değil, yanındaki meymenetsizi tercih etmiş.
 
O meymenetsiz satanist psikopat 40 yaşında. Benim Evan'ım ise sadece 22.
 
Anacığını sattığımının dünyası...
Bi' gülmedin yüzümüze be!
Yorumlar (5) 15.05.2009
Ben bir portakal değilim!
Bugün portakal olmadığımı farkettim.
 
Her gün kendime "Şu son x senede ne kadar da olgunlaştım, ne kadar da aklı başında biri oldum" diyerek yalanlar uydurduğumu, işin kötüsü, o uydurduklarımın hepsine inandığımı farkettim.
 
Sonunda acı veren aynı hataları tekrar tekrar yaptığımı ve bunun aslında sandığım kadar olgunlaşmadığımın en ciddi ispatı olduğunu farkettim. Peki insan hata yaptığına sevinir mi? Ben sevindim!
 
Çünkü bugün biraz daha çocuk, biraz daha mutlu hissettim aslında. Sanırım korkuyordum tüm o "olgunlaşma" hikayeleri içinde gözünün feri sönmüş, amaçsız, hedefsiz, isteksiz ve bayağı bir insan olmaktan. Bir portakal olmaktan korkuyordum sanırım...
Yorumlar (0) 14.05.2009
 I. ve II.'yi kahkahalarla izlemiş, mest olmuştuk...
 
Ve işte üçüncüsü geliyor! Temmuz ayını bekliyoruz heyecanla!!!

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (2) 14.05.2009
Bir zamanlar -belki hâlâ öyledir- TRT1'de her çarşamba akşamı harika yabancı filmler yayınlanırdı. Yeşil Yol'u ilk orada izlemiştim mesela, hiç unutmam. Simon Birch'ün konusunu okuyup ilk sahnesini gördüğümde de, TRT1'in o güzel çarşamba akşamı filmlerinden birini izleyeceğimi düşündürdü bana. Öyle ki tek fark, bu filmi bir pazartesi akşamı izliyordum.
 
Daha ilk sahnede Jim Carrey ile karşılaşınca, umutlar artıyor elbette. İlgi çekici bir girişin ardından, ilk bakışta bilgisayar efektiyle yapılmış bir karakter mi yoksa gerçek bir insan mı olduğunu anlayamadığım birisiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. İşte Simon Birch! 95 cm boyunda, cüceliğe yol açan bir kemik hastalığı sonucu fiziksel gelişim gösterememiş bir çocuk. Bir bilgisayar efekti değil, gerçek bir insan. Gerçek adı da Ian Michael Smith ve 1987 doğumlu. Ve ciddi fiziksel rahatsızlıklarla doğup, hayatın hemen her alanında çeşitli zorluklarla karşılaşan bu kardeşimiz, kısaca MIT olarak bilinen Massachusetts Institute of Technology'de okuyor. Bu, müthiş bir başarı öyküsüdür.
 
İşin doğrusu filmi izleyip bu genç adam hakkındaki bu bilgileri almak bana yetti. Film, bu tür zorluklar yaşayan ve bu şekilde doğmuş olmasını Allah'ın kendisini ancak bu fiziksel özelliklere sahip bir insanın çözebileceği bir sorunu çözmesi, yani belli bir amaç uğruna doğduğunu düşünmektedir. Bu fikir elbette ki bir kahraman olması imkansız gözüken sıradan, normal insanlar için basit bir espriden öte anlam taşımamaktadır.
 
Filmin en büyük yükünü iki genç, yukarıda bahsettiğimiz Ian Michael Smith ve Joseph Mazzello çekiyor. Jim Carrey küçük bir rolde ve ilk yarım saatte güzelliğiyle başımızı döndüren Ashley Judd da kadroda yer alıyor. Ayrıca son derece başarılı iki yardımcı oyuncu olan, Jose Mourinho'yuda andıran David Strathairn ve Oliver Platt'da önemli rollerdeler.
 
Yönetmen ise Daredevil, Elektra, Ghost Rider gibi çizgi roman uyarlamalarını da sinemaya aktarmış olan Mark Steven Johnson. Onu da böyle bir konu seçtiği için tebrik etmek lazım bana kalırsa.
 
Öyle insanı titretip, etkileyecek bir film değil. Sonunu da az çok belli ediyor zaten ama bir şeyler öğreten bir film. Büyükler sıkıcı olduğunu düşünebilir ilköğretim öğrencileri için mesela, ilginç ve yararlı bir film olabilir. Bu sebeplerden dolayı tavsiye de edilir...
 
Ama gerçekler filmden daha acı... Adam o şartlarda MIT'de okuyor, daha ne olsun!?
Yorumlar (0) 13.05.2009
Dünyada sarhoş tiplemesini Levent Kırca kadar iyi yapabilen kaç kişi vardır bilmiyorum. Hele o kızarmış burun ucu yok mu!

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (0) 13.05.2009
Benden... Kısa kısa...
* Dede nedir bilmiyorum ben yahu! Acı bir şey gibi geliyor bazen. Babamın babası ben henüz doğmamışken vefat etmiş, diğer dedem ise yine ben doğmadan önce anneannemden ayrıldığı için onu da tanıyamadım. Üzülüyor insan tabii. Aynı şekilde kardeşlik kavramı da yoktur bende, çünkü kardeşim de yoktur. Ona da ayrıca üzülürüm.
 
* Bir iki sene önce daha zıpır ve sabırsızdım. Sahiden öyleydim. Şu iki sene içerisinde bende meydana gelen değişiklikleri düşündükçe kendimi Ferrari'sini Satan Bilge'ye benzetsem de haksız olmam. Sadece hiç bir zaman Ferrari'm olmadı, olacağını da sanmıyorum. Gencim gerçi daha, o kadar kolay kestirip atmamalıyım, hayır. Bir gün Ferrari'mden yazacağım buraya! Nereden bulduysam bu konuyu!? Ama Altunizade'den her sabah geçen biri olarak, otobüs duraklarının hemen ilerisindeki galeride kuzu gibi yatan beyaz Corvette'i gördükçe içim bir hoş oluyor. Neyse, en azından aslan gibi, kaplan gibi Getz'im var!
 
* Günün birinde yerel yönetimlerde görev alacağım büyük olasılıkla. Hedef bu yani. özel sektörde ne zaman ne olacağı belirsiz. Ben de belirsizlikten hoşlanmıyorum. Rahat olmak istiyorum. Çok mu?
 
* Önceden o kadar çok kola içerdim ki... Su gibi tüketirdim mereti. Şişenin dibini görmeden uyumazdım. Öyle ki  buz gibi kolayı içerken asidinin boğazımı yaktığını hissetmiyordum bile. Sonra bir gün aniden "artık kola yok" dedim. O günden beri kola yok. Buzlu çay var, limonata var, bir kaç çeşit meyve suyu, meyveli soda hâttâ ayran bile var. Kolayı ayda bir defa içiyorum ya da içmiyorum. Gurur duyuyorum kendimle! Fakat yakında yemek konusunda da aynı şeyi yapmam gerekebilir.
 
* Erkek Blogları'nı açmakla kalmadık, sağa sola sataşıp milletin ünü (repütasyon demeyi çok seviyor bizim ülkedekiler) üzerinden prim yapmaya da başladık. Mümkün olduğunda çamur bir zihniyetle yaklaşacağız kadın bloglarına. Hemcinslerimiz için ise daha güzel planlarımız var. Erkek Blogları'nda yaz sonuna kadar en çok yorum yazan erkek blogger'ı İbiza'da muhteşem bir tatile göndereceğiz. Kadınların internet alemindeki dokunulmazlıklarını kaldıracak, kadın bloglarındaki yazılara düzenli olarak yağlı ballı yorumlar yazan şaşkın hemcinslerimizi de topluma kazandıracağız. Olgun ve dolgun projelerle çıkıyoruz halkın karşısına.
 
* İnternette bir haber dolanıyor, TTNET en düşük ADSL hızını 8Mbit'e çıkaracakmış ama "limitsiz" olarak geçen tarifenin limiti "adil kullanım sınırı" adı altındaki bir kural çerçevesinde15 GB olacakmış. 15GB'yi geçersen o ayın geri kalanında hızın 512kbps'ye düşecekmiş. Bu dahiyane fikri bulanı da, uygulamaya koyanı da... öpüyorum... Ne diyeyim ben size, ne desin bu halk size! Bir cinnet her şeyi çözer şerrefsizim!
Yorumlar (2) 13.05.2009
About A Boy ( 2002 - Bir Erkek Hakkında )
Ben İngilizleri pek sevmem. Hayır, adamlara karşı kesinlikle kin beslemiyorum ya da tarihe dayanan milliyetçi bir düşmanlık da beslemiyorum, en ufak bir problemim de yok ama bilinen bir gerçek var ki değişik insanlar. Soğuk derler, ciddi derler, kibirli derler, böyle böyle itici yaparlar işte İngilizleri. Bu yüzden İngiltere'ye gitmektense İtalya'ya, İspanya'ya gitmeyi tercih ederim mesela.
 
Fakat haklarını vermem lazım ki bu adamlar iş kültür ve sanata geldiğinde inanılmaz başarılı ve özgünler. Edebiyatta olsun, müzikte olsun, sinemada olsun, hep ortaya farklı eserler çıkarmayı başarıyorlar. Bir filmi izlemeye başladığınızda eğer o film bir İngiliz filmiyse hemen belli edecektir kendini. Bazen çok sıkıcıdır ( Helen Mirren'lı, üstelik tam 6 dalda Oscar adayı gösterilmiş olan The Queen'i hatırlıyorum ister istemez ), bazen de çok sevimli ( özellikle Love Actually geliyor aklıma ), çok farklı konularda da olabilir ama kendini belli eder. Ya da sinemayı bırakalım, Shakespeare gibi bir şair ya da Queen gibi bir grup nerede vardır ki? Adamlar farklılar, özgünler. Bunu çok ama çok takdir ediyorum.
 
Ne demişim bir kaç yazı önce: Hugh Grant, filmler değişse bile sanki hep aynı karakteri canlandırıyormuş gibidir. Bu filmde de diğer filmlerinden öyle aman aman bir farkı yok. Tabii bunları adamın kendine özgün tarzı olarak kabul ediyoruz. Başarısız bir aktör diyerek çamur atıp çıkmıyoruz işin içinden. Bana kalırsa harika bir aktör, bu tür rollerin de bir numarası, Hollywood jönleri de dahil olmak üzere tek bir rakip dahi gösteremem kendisine. Adam sinemaya böyle bir karakter getirmek için yaratılmış sanki. Bu filmde de, o bildiğimiz Hugh Grant karakterlerinin bir diğerini görüyoruz. O tedirgin duruş, normalin üzerinde bir hızla açılıp kapanan göz kapakları, hafif kekemelikler, basit bir adam. Ama sanki daha fazlası var. Filmde tam olgunlaşmamış,  bir tarafı eksik ya da yarım kalmış bir adamı, belki de olabilecek en iyi şekilde canlandırıyor.
About A Boy ( 2002 - Bir Erkek Hakkında )
Basit bir anlatımla ilerleyip, bitiminde insanı düşüncelerle başbaşa bırakan filmlere tam anlamıyla bayılıyorum. Bu da o filmlerden biri. İlk saniyesinden son saniyesine kadar bir yandan güldürüyor, bir yandan düşündürüyor. Kaliteli oyuncular, ilgi çeken, özgün bir konu, güzel esprilerle süslenmiş akıcı bir anlatım... İşte budur, bu kadardır bu iş.
 
Film, güldürmek ve düşündürmenin yanı sıra günümüz genç kuşağının problemlerine de dikkat çekiyor. Bu anlamda sanki biraz da kara komedi diyebiliriz sanırım. Kalabalığın içerisinde nasıl yalnız ve dolayısıyla çaresiz kaldığımızı, hayata tutunmak için bulduğumuz belki mantık dışı fakat can havliyle sarıldığımız o zayıf çözümleri yüzümüze vuruyor. Bir insan hayatını ne kadar süre amaçsız ve hedefsiz bir şekilde yaşayabilir ve harekete geçmesi gereken o kritik an geldiğinde nasıl da gözüpek olabilir, bunu gösteriyor.
 
Filmin bir başka yönü, iyi bir uyarlama olması. Yıllarca gazetecilik yapmış olan İngiliz yazar Nick Hornby'nin mesleğinin de etkisiyle insanları harika bir şekilde analiz ettiği, aynı isimli romanından uyarlanmış bir film bu. Uyarlayanlar ise Peter Hedges ile birlikte filmin genç yönetmenleri Paul ve Chris Weitz kardeşler.  Zaten bu başarılarıyla Oscar adayı da gösterilmişler. 
About A Boy ( 2002 - Bir Erkek Hakkında )
Oyunculara gelirsek, filmin en büyük yükünü harika bir performans sergileyen Hugh Grant ve genç oyuncu Nicholas Hoult çekiyor. Ayrıca başarılı bir Toni Colette ( Akıllarda 6. His'teki En İyi Yardımcı Bayan Oyuncu Oscar adaylığı ve Little Miss Sunshine'daki rolleriyle kalmış, aynı zamanda da iyi bir şarkıcıdır ) ve göz kamaştıran bir Rachel Weisz izliyoruz. Yani güzel bir kadro.
 
İster mutlu ol, ister hüzünlü... Oturacaksın, doya doya izleyeceksin bu filmi. Öyle güzel, öyle özel bir film işte...
Yorumlar (2) 11.05.2009

Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!

Elbet alışırım,
Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
Kesin değil!

Henüz tanıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!

Bir hayli kırıldım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!

Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum!
Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum,
Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum,
Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık,
Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim,
Toprağa bakan yanım senden zaten ayrı,
Sana bakan yanımsa toprakla aynı,
Ne yaparsan yap gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin,
Gözlerim yorgun, dudaklarım hissiz,
Dokunulmadan geçen yıllar bana ağır,
Sarılmadan geçip giden uğurlamaların kavuşmaları hep beklentisiz,
Söyleyemediklerini söylesen de şimdi, sesine aşina yanım onca sessizlikten sonra artık sağır!
İsteyerek değil!

Çok çalıştım,
Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı “git” izine,
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkine,
Ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen,
Gitmek için, bitmek için, sana huzur vermek için çok çalıştım,
Daha önce de gitmiştim, kendi isteğimle!
Anladım ki daha önce sevmemiştim,
Çok çalıştım inan,
Değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye,
Her defasında daha da tozlaşan canımı kırmadan korumaya,
Ve alışmaya kendime, bu göz gözü görmez dumanlı halime,
Çok alışmaya çalıştım hem de,
Tanıştım seninle doğan yanımla da ölen yanımla da,
Birini yaşattım, yaşatıyorum da hala ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da!
Yorulmak dinlenmekle geçmiyor,
An be an çöküyor insanın içindeki güç,
Işığı sönüyor, beyaza dönüyor rengi gitgide, hissizleşiyor,
Ne yormak istedim seni ne de yormak kendimi,
Çok çalıştım,
Gitmeye de kalmaya da,
İkisi de aynı acı,
Kolay değil!

 

Alıntı - (Çisel Onat)

Yorumlar (0) 11.05.2009
Backdraft ( Alev Kapanı - 1991 )
"Ne izleyeyim, ne izleyeyim?" diye arşivi karıştırırken, adını hiç bir yerden hatırlamadığım, konusunu dahi bilmediğim bu filmi izlemeye karar verdim.
 
Nasıl bunca zaman izlememişim şaşırdım. Müthiş bir film olduğundan değil, müthiş oyuncular barındırmasındandır bu dediğim. '91 yapımı bu güzel filmde başrollerde dönemin önemli oyuncularından William Baldwin ve Kurt Russell oynuyor. Fakat yardımcı oyuncular başroldekilerden daha iyi: Robert De Niro, Donald Sutherland, Jennifer Jason Leigh, Scott Glenn ve Rebecca De Mornay. De Niro zaten tüm zamanların en iyilerinden biriyken, Donald Sutherland göründüğü beş on dakika içerisinde tam anlamıyla şov yapıyor.
 
Nedir konu? Film itfaiyeci iki kardeşin birbiriyle olan ilişkilerini konu alıyor. Bu iki kardeş birbirleriyle pek de iyi geçinememektedir fakat her ikisi de zor durumdadırlar. Birisi alevlerin arasına hiç düşünmeden, ölümüne dalan bir itfaiyeci ve buna karşın geçinmesi zor biridir. Diğeriyle ise geçinmek daha kolay olmasına rağmen o da gözüpek bir itfaiyeci değildir. Fakat şehrin farklı noktalarında ortaya çıkan, açıklanması zor yangınlar, bu iki kardeşin işbirliği yapmasını gerektirecektir.
 
Filmin yönetmeni Oscar'lı Ron Howard, müzikleri ise bu işin en büyük ustalarından Hans Zimmer'a ait. Film en iyi ses efektleri, en iyi görüntü efektleri ve en iyi ses dallarında Oscar adayı gösterilmiş.
 
Bana göre kötü bir film değil elbette ama öyle harika bir film de değil ne yazık ki. Sadece önemli oyuncular rol aldığı için izlenebilir. 
 
Ne öğrendik peki? İtfaiyecilik zor iş arkadaş... Allah yardımcıları olsun.
Yorumlar (0) 10.05.2009
Bizim devletten beklemeyeceğim kadar klas hareket ve işlere imza atan bir ekibe sahipler.
 
Her ay başında tiyatro programını inceler ve bir kaç bilet alırım kendime. Bu ay için de "Kral Dairesi" ve "Ne Dersin Azizim?" adlı oyunlar için bilet almıştım.
 
Fakat geçtiğimiz hafta mail adresime Devlet Tiyatroları'nın Bilgi İşlem Birimi'nden 3 gün arayla iki bilgilendirme maili geldi. Bu bilgilendirme mailleri, bilet satın aldığım oyunların, sanatçılardan birinin rahatsızlanması yüzünden sahnelenemeyeceğini, bunun yerine başka oyunlar sergileneceğini, eğer bu alternatif oyunlara katılmak istemezsem de;
 
a. internet üzerinde biletimi başka bir organizasyonda kullanmak üzere açığa alabileceğimi
b. biletimin üzerindeki tarihten 10 gün sonrasına kadar devlet tiyatroları bilgi işlem biriminie telefon ya da e-posta yoluyla ulaşıp, bilet ücretinin kredi kartıma iadesini isteyebileceğimi yazmışlar.
 
10 gün sonrasına kadar işlem yapabilme olayı beni bitirdi zaten. Fakat ben biletimin başka bir tarihte sergilenecek başka bir oyuna aktarılmasını rica ettim.
 
Böyle bir seçim yapabileceğimi yazmadıkları halde hiç bir itirazda dahi bulunmadan onu da yaptılar.
 
E şimdi bu güzel insanlara ne diyebilirsin?
 
Yetişkinlere 4, öğrencilere 6 liraya, şehrin en merkezi yerlerinde, kaliteli oyunlar sergiliyorlar. Bir devlet kurumu olmalarına ve dolayısıyla işlerinin başlarından aşkın olmalarına rağmen 4 liralık bir bilet için alternatif çözümler üretebiliyor, ayrıca sizin öneri ve isteklerinizi de mırın kırın etmeden uygulamaya koyabiliyorlar.
 
İyi ki varsınız, daha ne diyeyim...
Yorumlar (0) 09.05.2009
Two Weeks Notice ( Aşka İki Hafta - 2002 )
Klişeler, her zamanki Hugh Grant, yine çok güzel olan Sandra Bullock, ince espriler, güzel müzikler ama nihayetinde romantik komedi sevenler için hoş bir film. 
 
Bir kaç gün önce, Runaway Jury'de de avukatlara dair filmleri çok sevdiğimi yazmışım. Aynı sevgi, bünyemde romantik komedilere karşı da söz konusudur ve Hugh Grant bence bu rollerin altından en iyi şekilde kalkan aktördür. Genelde hep aynıdır rolleri, hâttâ bazen rol yaptığından da şüpheleniyorum, her filmde aynı adamı görüyorum sanki. Yani buradaki George Wade, Notting Hill'deki William Thacker'in zengin hali değil midir? Benzer şekilde Love Actually'deki İngiliz başbakanından ya da Music and Lyrics'deki Alex Fletcher'dan çok mu değişik? Bence değil. Ama ben bunu olumsuz bir yön olarak görmektense adamın tarzı olarak kabul edip takdir ediyorum.
 
Uzun lafın kısası, Hugh Grant bu filmde bir emlak kralını canlandırıyor. Elbette ki çeşitli danışmanları oluyor ve bu  danışmanlar hukuk alanında uzman kişiler olması gerekirken daha çok güzel ve seksi kızlar oluyor -ki ben de aynısını tercih ederdim!-. Fakat günün birinde artık işi gerçekten bilen bir avukata ihtiyaç duyuluyor. Harvard mezunu olmasına rağmen bir çevre gönüllüsü olarak hayatını sürdüren Lucy Kelson (S. Bullock) şans eseri ve yıkılması gündemde olan tarihi bir yapının korunacağına yönelik bir anlaşma karşılığında George Wade'in (H. Grant) danışmanı oluyor. Devamında da her romantik komedide söz konusu olan olaylar gelişiyor.
 
Yönetmen Mark Lawrence, hem Hugh Grant hem de Sandra Bullock ile ikişer film çekmiş, Grant ile bu yıl gösterime girmesi planlanan üçüncü filmi de yapım aşamasında. 
 
Tekrar filme dönersek, başta da dediğim gibi film klişelerle dolu, konusu kolayca anlaşılabilir fakat türü sevenler için bunlar sorun olmaz sanırım. İzlenesi bir film bence, eğlenceli ve sıcak...
Yorumlar (2) 09.05.2009
The Cranberries
Çocukluktan çıkıp gençliğe adım attığım dönemin şüphesiz en klas grubuydu The Cranberries. O zaman -şimdi o yaşta olanlar gibi- Guns n' Roses, Dire Straits gibi gruplar hakkında pek bir şey bilmezdim. Zamanın modası Metallica idi -ki ben sadece Nothing Else Matters'ın girişini severdim, başka hiç bir parçaları bana hitap etmemiştir-. Oysa The Cranberries, sanki şarkılarını bizim için yazardı. E haliyle yabancı dil pek sağlam sayılmaz o zamanlar, hâlâ "how are you" sorusuna "ay em fayn tenks. End yuu?" dan başka verecek cevabımız yoktu. Sonra sonra öğrendik tabii...
 
İşte Cranberries o zamanlar çok da sözlerine takılmayacağınız parçalarıyla çalardı kalbimizi. Dolores O'Riordan'a aşık olduğumu hiç unutmam mesela. Oysa sadece sesini duymuştum, hakkında başka hiç bir fikrim yoktu. Ama kalbimize giriverirdi işte. Zombie ile, Promises ile çıldırırdık mesela, Ode to My Family'nin, Hollywood'un ayrı bir çekiciliği vardı, sözlerinden pek bir şey anlamazdık, aradan bir kelime kaparsak kaptık işte, yeterdi, daha ne olsun ki? O şarkılar yeri geliyordu dünyanın en güzel aşk şarkılarına dönüşüyordu, yeri geliyordu ninni oluyordu, dinlemeden uyuyamıyordum. Kliplerini bir şekilde izleyebildiğimiz zamanlar geldiğinde öyle mutlu olmuştum ki... Oysa hiç bir şey anlamamıştım Zombie'nin klibinden!
 
Bir de "When You're Gone" vardı. Neden bilmem en çok onu severdim. Ode To My Family'nin ilk 30 saniyesinden bile daha çok severdim. Minik bir araştırmayla "Sen gidince" anlamına geldiğini öğrenmiştim şarkının. Artık en güzel şarkı oydu, daha iyisi yapılmamıştı ve yapılamazdı...
 
Hâlâ da severim. Eskisi kadar fanatiği değilim ama her dinlediğimde beni geçmişe götüren bir grup oldu çıktı The Cranberries. Ben onları nasıl sevmeyebilirim ki?
 
Şimdi o en güzel aşk şarkımı ekliyorum buraya, aslında sözlerini de adamakıllı çevirip yazardım ama sırf nostalji olsun diye çevirmiyorum. Bakarsın delikanlının biri daha yanlışlıkla dinleyiverir de, unutulmaz bir hatıra olarak saklamaya başlar bu şarkıyı...
 
The Cranberries - When You're Gone

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (0) 08.05.2009
Hayal kurmayan insan var mıdır?
Merak ediyorum, kitaplardaki, filmlerdeki bir aşk yaşamak istemeyen tek bir insan var mıdır dünyada? Ne bileyim, mesela bir Notting Hill'de canlandırılan ya da bir Günlerin Köpüğü'nde anlatılan gibi...
 
Mesela When The Children Cry'daki gibi söylemek ve sonlarına doğru tüyleri diken diken eden o gitar soloyu çalmak istemeyen birisi olabilir mi dünyada?
 
Nazım Hikmet'i okuyup da beğenmeyen, en az bir şiirinde ağlamayan bir insan mesela... Var mıdır?
 
Ya da Aziz Nesin'in minik bir cümlesinde gözleri dolmayacak, dalıp gitmeyecek bir insan?
 
Mahmut Tuncer'in hiç bir programını kaçırmadan takip edebilecek birisi mesela. O kadar sabırlı bir insan var mıdır dünyada?
 
Shakespeare'in sonelerinden minik bir bölüm okuyup üzerinde düşünmeden başka bir konuya geçebilir mi bir insan?
 
Menüde "kadınbudu köfte" görünce tahrik olabilecek kadar şaşkın bir insan mesela, yaşıyor mudur?
 
Mevlana ile aşka gelmeyen, Erkan Oğur dinleyip kendinden geçmeyen, Susurluk ayranı ve Mihaliç peynirli tost ikilisinden birer tane götürdükten sonra birer tane daha sipariş etmeyen var mıdır?
 
Einstein'a saygı duymayan, zekasına şaşırmayan, Cemal Safi'nin şiirleri şarkı olup da Muazzez Abacı tarafından okununca kendinden geçmeyen, kedileri sevmeyen, Pixar animasyonlarında kahkahaya boğulmayan biri yaşıyor mudur?
 
Güzel İzmir'i görüp de beğenmeyen, TTNet'e gün aşırı isyan etmeyen, Tiramisu'ya hayır diyebilen, tarihin gördüğü en büyük dehalardan biri olan Mustafa Kemal Atatürk'e saygı ve sevgi beslemeyen bir beşer mevcut mudur?
 
Hayal kurmayan, Bülbülü Öldürmek'i okuyup da boğazında bir şeyler düğümlenmeyen, diri diri yakılanlar için yüreği sızlamayan, Adile Naşit ve Münir Özkul'u aileden biriymiş gibi kabul etmeyen insanlar var mıdır?
 
Maalesef biliyorum cevapları... Vardır, elbette vardır. Neden olmasın ki hem? Kötülükler, kötüler bile var, iyiler acı bile çekiyor, zevki, rengi, hayata bakışı başka olan, farklı olan insanlar olmaz olur mu hiç?
 
Yine de hiç biri sevilmeyecek gibi değildir ama... Benden söylemesi!
Yorumlar (3) 08.05.2009
Red Kit'ten hatırlamayan yoktur herhalde...

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (15) 07.05.2009
Önyargılı olmanın utancı içindeyim şu an. Boris Vian ve Günlerin Köpüğü hakkında yazarken, yazarın sürrealist yaklaşımını bir kenara bırakırsak eğer, sırf azıcık, miniminnacık bir Sabahattin Ali -o bir sürrealist değil eksiksiz bir gerçekçidir- tadı aldığım için kitabı okumaya devam edeceğimi yazmıştım. Kitabın başında şaşkındım çünkü olayları anlatışı, konuyu işleyişi, seçtiği kelimeler, kurduğu cümleler tuhaf geliyordu. E malum ilk defa okuyoruz adamı. Negatif yaklaşmıştım kendisine.
 
Sonra... Sonra bir şeyler değişti. Önce o kadar da kötü olmadığı kabullendirdi bana. Peşinden aslında iyi olduğunu düşünmeye başladım. Sayfalar ilerledikçe, nihayet çok iyi olduğuna karar kıldım. Yani 250 sayfalık kitabıyla benim önyargılarımı yıkmayı başarmış bir yazardır Vian.
 
Anlamak için kendimi yoruyordum, daha önceki yazımda da bahsettiğim üzere. Oysa gerek yokmuş. Aksine, kendini salıp okuduğun zaman oldukça da rahat anlaşılıyor. Yani anlaşılmaz değil, tam aksine, özellikle de belli bir noktadan sonra direkt duygulara hitap ediyor. Belki bir çok yerinde hayallerin, hayal ürünlerinin ön plana çıktığı, başrolü aldığı bir eser. Ama kesinlikle anlaşılabilir bir kitap. Yani David Lynch bu kitabın filmini çekmeye kalksa, basit bir uyarlama ile yetinemeyecektir. Anlaşılırlığını bozmak, zorlaştırmak zorunda. Boris Vian anlaması zor bir insan değilmiş meğerse. Anlaması zor olan kişi benmişim.
 
Kitapta bir kız, göğsünde -ciğerinde- biten nilüfer çiçeği hastalığına yakalanabiliyor ve güzelliği, aşkı sembolize eden o karakter hastalandıkça, diğer karakterler de, hâttâ kitaba konu olan olayların geçtiği mekanlar dahi kötü duruma düşüyor. Yetenekli aşçı Nicolas 8 yıl yaşlanıyor iki günde, kızın yaşadığı evin zeminindeki parkeler hastalık yüzünden ince, saydam bir folyoya dönüşüveriyor. Ve onu seven genç adamın bitmek bilmeyen çileleri başlıyor. Ya da bir başka bölümde insan vücudu mermi üretebiliyor ve din adamı ucuz yollu bir cenaze yapmaya kalkan insanları fırçalayabiliyor. Başka bir yerde bir piyanokteyl var. Bu bir Boris Vian icadı ve çaldığınız parçanın ritmine göre içki hazırlayabilen bir piyanoyu ifade ediyor.
 
Kendi yazdıklarına kendisi dahi değer vermeyen bir yazar, Jean Sol Partre'a -Jean Paul Sartre'ı hatırlayın- hastalık derecesinde bağlanan, ağzından çıkacak tek bir kelimeyi dahi heyecanla bekleyen insanlar ve elbette bu insanların acınası halleri işleniyor. Ve bir fare, daha sabah bir köpekbalığı yutmuş, nazik bir kedinin ağzında intihara kalkışıyor.
 
Çok güldürüyor. İnanılmaz güldürüyor. Ama ağlatıyor da... Çünkü belli bir noktadan sonra gidişatı anlaşılıyor ve "hayır" diyorsun, "öyle olmasın, öyle bitmesin". Ve su gibi, rüzgar gibi geçiyor kalan sayfalar.
 
Boris Vian'ı anladığınızda ağlıyor ya da gülüyor olabilirsiniz. Fakat benim gibi ilk defa okuyorsanız yüzünüzde ağlamakla gülmek arasında sıkışmış tuhaf bir ifade kalması daha muhtemel. Etkiliyor, sarsıyor, düşündürüyor ve bir başka Boris Vian romanı okumaya zorluyor insanı. Ve yer yer Sabahattin Ali tadı bırakıyor damakta, bu bile okumaya yetmez mi?
 
İki hafta kadar önce, bir kaç sayfa okuduktan sonra yazdığım o incelemeyi gördükçe yanıyorum aptallığıma. Ve Vian'ı bu kadar geç okuduğuma, onunla böyle geç tanıştığıma da yanıyorum. Hangisine daha çok yandığımı da bilmiyorum.
 
Ama bildiğim bir şey var.
 
Bu kitap harika bir kitap ve apaçık ortada ki Boris Vian da gerçek bir irrasyonel! 
Yorumlar (2) 07.05.2009
Temel bir gün atlamış Şahin'ine, Bağdat Caddesi'nde dolaşıyor. Önünde de kırmızı bir Ferrari.
 
Kırmızı ışık yanınca Ferrari zınk diye duruyor tabii, bizim Temel de takip mesafesinden bi' haber olduğundan arkadan geçiriveriyor güzelim arabaya.
 
Hemen iniyor, inceliyor Ferrari'nin arka tampona, bakıyor ki epey masraf çıkaracak. Ferrari'nin şoförüne yalvarmaya başlıyor; "hemşerum kurban olayum affet, bir hatadur yaptuk, ben fakirum sen zenginsun, yap bi' guzelluk". Adam da "neyse artık, olan oldu" diyerek affediyor. Atlayıp arabalarına yola koyuluyorlar.
 
Bir sonraki ışıklarda bizim Temel yine geçiriyor Ferrari'ye. Yine iniyor bakıyor, durum kötü, başlıyor adama yalvarmaya, "hemşerum ben bunin zararinu 10 sene çalişsam karşilayamam. kazadur, ben fakirum sen zenginsun affet".  Adam "fesupanallah" çekiyor, "tamam kardeşim hadi bin arabana" diyor, üstelemiyor. Yola koyuluyorlar.
 
Bir sonraki ışıklarda Temel bir daha vuruyor Ferrari'ye. Adam hışımla iniyor arabadan. Bizim Temel gayet sakin, uzatıyor kafasını camdan: "Yabanci degul hemşerum, benum ben, Temel!"
Yorumlar (0) 06.05.2009
Eğer tüm güç ve tüm cesaret,gelip kurtarsa beni buradan...
 
Kış burada soğuk ve sert geçiyor,
Kemiklerime kadar üşüyorum,
Haftalardır görmedim güneşi,
Evden çok ama çok uzaktayım.
 
Kendimi batıyormuş gibi hissediyorum,
Sert zeminleri tırmalıyorum,
Anaforlarca dibe çekiliyorum,
Hiç böyle hissedeceğimi düşünmemiştim,
Ve karanlık... Kaybolup gittiğimi hissediyorum.
 
Eğer tüm güç ve tüm cesaret,
Gelip kurtarsa beni buradan,
Biliyorum seni bundan daha iyi sevebilirim,
Zerafet dolu...
 
Böylesi daha iyi bana kalırsa,
Hem önceden hiç görmemiştim,
Yaptığımız ve söylediğimiz her şeyin,
Canımızı daha da yaktığı bu yeri.
 
Belki de haddinden fazla kaldık,
Aynı eski, hastalıklı kabukta,
Anaforlarca dibe çekiliyorum,
Hiç böyle hissedeceğimi düşünmemiştim,
Ve karanlık... Kaybolup gittiğimi hissediyorum.
 
Eğer tüm güç ve tüm cesaret,
Gelip kurtarsa beni buradan,
Biliyorum seni bundan daha iyi sevebilirim,
Zerafet dolu...
 
Sarah McLachlan - Full of Grace

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (2) 06.05.2009
"Davalar, jürilerin kararıyla sonuca bağlanamayacak kadar önemlidir" demişler filmin "tagline" yani bir nevi motto ya da anahtar cümlesinde.
 
Kadroya bakıyoruz, Genç bir yönetmen, Gary Fleder yönetmiş, başroldekiler: Dustin Hoffman, Gene Hackman, John Cusack ve Rachel Weisz. Yardımcı oyuncular arasında da Jeremy Piven, Bruce Davison, Bruce McGill, Cliff Curtis ve Luis Guzman gibi kendini ispat etmiş, başarılı oyuncular var.
 
Film, dev bir silah şirketlerine karşı açılan, hem tazminat olarak büyük, hem de emsal kabul edilebilecek bir davanın işlenişi sırasında arka planda gerçekleşen olayları konu alıyor.
 
Oyunculuktan zaten direkt kurtarıyor, e konu da bir John Grisham romanından uyarlanmasının da etkisiyle gayet güzel olunca, ortaya aynen yine bir John Grisham romanı uyarlaması olan The Client gibi son derece başarılı ve izlemesi zevkli bir film çıkmış.
 
Ben avukat, dava, mahkeme vb. konu alan filmlere bayılırım. Bu tip filmleri sevenler kaçırmasın. Sevmeyenler de kaçırmasın, bulsun etsin izlesin.
Yorumlar (0) 05.05.2009
Domuz gribi belirtileri
Bir zamanlar kuş gribi, bir dönem de deli dana vardı. Şimdi de domuz gribi korkusu...
 
Allah korusun ya, belirtileri şunlarmış. Grip nasıl bulaşırsa öyle bulaşıyor ve bizim gibi hijyene pek önem vermeyen, dikkatsiz, dağınık toplumlar için tehike daha büyük sanki. Yakında, havalar ısındıkça kene derdi de başlar zaten....
 
Kendimiz ve çevremiz için, çok dikkatli, çok temiz ve özenli olmak lazım.
Yorumlar (5) 05.05.2009
Hayat; yorma, çıldırtma insanı...
Bazen olur ya, ölesiye sıkılırsın. Vücut artık beyne itaat etmemektedir. Zaten beyin de kapatmıştır kendini, hiç bir şey almamakta, doğru düşünememektedir. İşte bana olan da tam anlamıyla budur. Sabahları bir halsizlik, akşamları bir keyifsizlik, dalıp gitmeler...
 
Aşk falan değil, hayır. 
 
Benimkisi sadece zihinsel bezginlik ve yorgunluk.
 
Ama ilacı biliyorum. Pazar günü nasipse atıyorum kendimi yola, sabah erkenden uzaklaşıyorum bu şehirden. Gidiyorum bir deniz kıyısına, çıkarıyorum ayakkabıları, çorapları... Deli danalar gibi yuvarlanıyorum kumsalda. Ayaklarımı suya sokuyorum, deniz kabuğu topluyorum.
 
Tırmanıyorum yukarılara, denize hakim oluyorum. Deriiiin nefes alıp veriyorum.
 
Hayata, dünyaya bir şans daha veriyorum, kendini bir kez daha sevdirmesi, aramızdaki buzları bir defa daha eritmesi için. Gerisi ona kalmış artık. Sonra akşam oluyor ve geri dönüyorum tüm bu keşmekeşin, kaosun içine.
 
Sırtımdaki, beynimdeki yükler hafiflemeli birazcık, azıcık hafiflemeli.
Ağlayacağım yoksa, hüngür hüngür ağlayacağım...
Yorumlar (2) 05.05.2009
Küreselleşme ve açlık, toplumun geri planda kalan ve esamesi dahi okunmayan bir bölümüne dair, ödüllü bir Ferdinan Dimadura kısa filmi. Birazcık sosyal sorumluluk sahibi herkesin izlemesini tavsiye ederim.

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (3) 04.05.2009
Lionel Andres Messi - FC Barcelona
Barcelona ezeli rakibi Real Madrid'e 6 tane salladı. Hem de deplasmanda. 100 gole ulaştılar ve sezon hâlâ devam ediyor. Çok büyük oyuncuları var tabii ama...
 
Aralarında en büyük farkı yaratan, pozisyon yokken pozisyonu çekip çıkaran adam bu: Lionel Andres Messi.
 
Akıl sır ermeyen işler yapıyor. Yaptıkları mantıklı değil, görülmüş değil...
 
Dolayısıyla...
 
Evet, Messi de bir irrasyonel!
Yorumlar (0) 03.05.2009
Geçenlerde uzanmış televizyon izliyorum...
 
Annem geldi. Durduk yere "Senin neden bu kadar akıllı olduğunu anladım" dedi.
 
Şaşırdım tabii. "Hayırdır anne? Nedenmiş?" diye sordum.
 
- Bana çekmişsin!
 
Hayat... Beni neden yoruyorsun? :)
Yorumlar (4) 02.05.2009
To Kill a Mockingbird ( Bülbülü Öldürmek - 1962 ) - Gregory Peck
Harper Lee'nin şurada da biraz bahsettiğim kitabını okumak ne kelime, hatmetmiştim neredeyse. 
 
Filmini izlememiştim ki filmi de ayrı bir olaydır. Mesela -yanılmıyorsam- burada Gregory Peck'in canlandırdığı Atticus Finch karakteri tüm zamanların en iyi sinema karakteri olarak seçilmişti. Ayrıca ne zaman saygın bir medya organı "En iyi x film" ya da benzeri bir liste yapsa direkt o listededir. 
 
Nihayet izledim. Elbette çok ama çok güzel ve Gregory Peck gerçekten müthiş. Kitapı okurken Atticus Finch'i nasıl düşünüyorsanız aynen öyle, sanki Harper Lee, Gregory Peck'i düşünerek o romanı yazmış gibi. İlginç tabii.
 
Daha ilginç olanı, diğer önemli karakterler olan Scout ve Jem'i canlandıran oyuncular. O zamanlar 10 yaşında olan Mary Badham Scout'u canlandırıyor ve o dönemde 14 yaşında olan Phillip Alford ise Jem'i. İlginç bir şekilde her ikisinin de ilk oyunculuk deneyimleri ama Gregory Peck gibi bir ustanın yanında zerre kadar sırıtmamışlar. Hatta o kadar iyiler ki, insan asıl buna şaşırıyor. Hâttâ Mary Badham Oscar adayı olmuş performansıyla...
 
Asıl ilginç olanı ise sona sakladım. Mary Badham da, Phillip Alford da, bu kadar başarılı olmalarına rağmen oyunculuğu kariyer olarak seçmemişler. Badham sanat eserlerinin restorasyonuyla ilgileniyor, Alford ise başarılı bir iş adamı. Elbette bir kaç yapımda yer almışlar ama sadece bir kaç tane.
 
E bu kadar anlattık, yönetmeni de söyleyelim, o da Oscar adayı olmuş, Robert Mulligan.
 
Bir ilginç nokta daha, bugün sinemanın en ağır toplarından biri olan Robert Duvall'ı da filmde görüyoruz. Az ama öz oynuyor... 
 
Eski filmlerin de tadı bir başka oluyor yahu...
Yorumlar (0) 02.05.2009
Yorgunsun uzaklardan gelmişsin,
Yitirmişsin ne varsa birer birer.
Bir sağlık,bir sevinç,bir umut,
Onlar da nerdeyse gitti, gider.
 
Dost bildiğin insanların yüzleri,
Aynalar gibi kapkara.
Suyu mu çekilmiş bulutların,
Dönmüşsün kuruyan ırmaklara.
 
Taşlara düşen saat gibi,
Ne artı ne eksi.
Bir sağlık, bir sevinç,
Bir umut hikaye hepsi...
 
Cahit Külebi
 
Yorumlar (0) 02.05.2009
Michael Sheen & Rhona Mitra : Underworld 3: Rise of The Lycans
Bir de baktım ki Kate Beckinsale yok! Kırıldım, evet kırıldım...
 
Ama belli etmedim. İzlemeye devam ettim. Baktım pek de fena bir film değilmiş. Kate olsa bile serinin üçüncü filminden pek ümitli değildim ama gayet de iyi bir filmmiş. Tabii öyle aman aman etkileyecek, hop oturtup hop kaldıracak bir film değil ama aksiyonu bol, efektleri hoş bir film. Böyle filmlerden de ötesini beklememek lazım.
 
Ama sayın yapımcı abiler, ablalar, sizlere sesleniyorum; olur da 4.'yü çekmeye kalkarsanız, Kate bu defa oynasın olur mu? Hikayenin öncesiydi, sonrasıydı milletin kafasını karıştırmayın. Öyle son sahnede resmini göstermekle olmuyor bu işler.
Yorumlar (5) 02.05.2009
Mickey Rourke - The Wrestler ( Şampiyon - 2009 )
Into The Wild'ı izlerken de yaşamıştım bu hissi. Tarif edemiyorum. Sakin sakin giden, düşündüren bir film. Ağlatabilir, aklınızdan çıkmayabilir. Yüzünüzde gülücüklerle oturup izlemeye kalkarsanız, gözünüzde yaşlarla kalkabilirsiniz. Ya da zevkinize, tarzınıza bağlı, daha onuncu dakikasında izlemekten vazgeçebilirsiniz. Mickey Rourke harika, Marisa Tomei ve Ewan Rachel Wood da var ve gayet iyiler, zaten Evan Rachel Wood sanki bu tip filmler, bu tip roller için yaratılmış ama Mickey Rourke...
 
Söyleyecek başka bir şey yok.
Yorumlar (0) 01.05.2009
Tom Cruise - Jerry Maguire
Kocaman bir film arşivine sahip olmanın en büyük artısı, zaman zaman kendi kendinize sürprizler yapabilme fırsatı tanımasıdır. Hakkında bir Tom Cruise filmi olması dışında hiçbir fikrim olmamasına rağmen, uzun zamandır izlemek istediğim bu filme nihayet el atabildim. Biraz uzunca -2 saati biraz aşıyor- fakat işlediği konuları net bir şekilde anlatabilen bir filmmiş. Bazı filmleri izler ve izlememiş olsanız da bir şey farketmeyeceğini düşünürsünüz mesela. Bu benim için o filmlerden biri değildi. İzlediğime gayet memnun kaldım.
Cuba Gooding Jr. & Tom Cruise - Jerry Maguire
Pek Tom Cruise hayranı sayılmam. Bir çok filmini izlemişimdir ve adamımız Hollywood'un ağır toplarından biridir fakat bir Russell Crowe ya da bir Nicolas Cage'den aldığım hazı kendisinden alamamışımdır. Oyunculuğuna, karizmasına, yakışıklılığına, oynadığı filmlerin kalitesine söyleyecek hiçbir şeyim yoktur elbette. Sadece bir tercih meselesi benimki. Bu filmde gayet beğendim kendisini, aynen Yağmur Adam'da (hâttâ buradaki rolünü biraz da o filmdeki rolüne benzettim) ya da Son Samuray'da, Şirket'te ve sayısız filmde de beğendiğim gibi.
 
Benim için bu filmdeki asıl sürpriz Renee Zellweger oldu. Filmde Tom Cruise'in oynadığından başka bir şey bilmiyordum ve Renee Zellweger'i de çok severim. Çok fazla filmini izleyemedim aslında, Chicago geliyor aklıma, tabii ki Bridget Jones, Cinderella Man ama başka yok, hâttâ Oscar kazandığı Cold Mountain'i bile izlemedim. Ama izleyebildiğim filmlerinde beni hep etkilemiştir. İyi bir oyuncu, farklı bir oyuncu bence. Ve ileride de çok başarılı filmlerde göreceğimize eminim (zaten 3 kere aday olmak ve birinde de Oscar'ı kazanmak her yiğidin harcı değildir, değil mi? ).
Tom Cruise & Renee Zellweger- Jerry Maguire
Filme gelirsek, aslında filmin türünü net olarak söyleyemeyiz. İçinde aşk da var, dram da var, komedi de var. Hâttâ bir aile filmi bile diyebiliriz fakat yine de ufaklıklar izlemese iyi olur. Değişik bir film. Ama gerçekten de güzel bir film. Azıcık konusundan bahsedeyim. Kahramanımız Jerry işinde son derece başarılı bir sporcu menajeridir. Fakat bir gün aniden, insanlara hayaller satarken insanlıktan çıktığını ve artık gerçekten nasıl bir insan olduğunu kendisinin dahi anlayamadığını farkeder. Para eksenli, içi boş bir hayatı vardır. Ve nasıl birisi olduklarını anlatmak için gecenin bir yarısı 25 sayfalık bir rapor yazıp şirketteki tüm çalışanlara dağıtır. Gerçek kimliklerini bulmalarını ve önceliği paraya değil insan olmaya vermeleri gerektiğini anlatan bu yazı, aynı uyanışı yaşayamamış insanlara elbette fazla bir etki yapmaz. Nihayetinde Jerry işsiz kalır ve yeni anlayışını, yeni hayatında uygulamak ve küllerinden doğmak zorundadır. Fakat bu öylesine zordur ki...
 
Yer yer ağlatabilen bir film. Hayatı sorgulayan bir film. Kesinlikle bir filmden daha fazlasını içeren bir film. Cameron Crowe yönetmiş (az ve öz film çekenlerden), Tom Cruise, Renee Zellweger, Cuba Gooding Jr. ve Bonnie Hunt harika oynamışlar. Renee Zellweger ve Tom Cruise insanı üzdükçe Cuba Gooding güldürüyor. Her açıdan yüz kaslarını geliştiren, esnekleştiren çok, çok güzel bir film. Cuba Gooding Jr. buradaki rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar'da kazanmış zaten. Ayrıca en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kurgu, en iyi aktör (Tom Cruise) dallarında da Oscar adayı olmuş. Hayata bakışı değiştiren filmlerden biri bu, izlemeyen kaybeder...
Yorumlar (0) 01.05.2009