Görüntülenmesini istediğiniz dönemi seçiniz:
Baba-oğul, iki laz yamyam ormanda dolaşıyorlar. Birden gözlerine sarışın bir afet takılıyor.
 
Çocuk hemen atılıyor tabii, lezzetli, güzel bir yemek tam karşısında duruyor, kaçırılır mı hiç?
 
Babası ise sakin, durduruyor oğlunu;
 
"Dur aslanum dur, ha buni eve coturelum, ananu yeruk!"
 
Yorumlar (2) 26.06.2009
Yoruldum... 
 
Şu son bir haftada öylesine çok yoruldum ki.
Eskimiş hissediyorum kendimi...
Yorumlar (2) 24.06.2009
Bazen bir çift bottur hayatınızı şekillendiren...
Nasıl unuttuğumu ya da nasıl hatırladığımı bir türlü çözemediğim bir anımı anlatacağım bu defa. Bunu ailemdeki iki üç kişi dışında hiç kimse bilmiyor. Ben bile unutmuşum -nasıl unutmuşsam-, aniden aklıma geliverdi işte...
 
7-8 yıl kadar önceydi, babamı henüz kaybetmiştim ve lise öğrencisiydim. Her şey berbattı hayatımda. İnanılmaz mutsuzdum, derslerim hiç olmadıkları kadar kötüydü, arkadaşlarımla aram kötüydü, giderek daha da içime kapanıyordum, yalnız, çaresiz ve umutsuzdum. Ümit verecek en ufak bir şey bile göremiyordum hayatımda. Keza annem de öyle. Düşük bir maaşa berbat bir işte çalışıyor, bir yandan beni okutuyor, bir yandan evin kirasını ve ihtiyaçlarını karşılıyor, tüm bu maddi manevi sorumlulukları bir kenara bırakalım, kim bilir eşini kaybetmiş olmanın, yalnızlığın acısıyla nasıl yüzleşiyordu. O zamanlar ona destek de olamıyordum.
 
Kışın ortasıydı ve havalar çok soğuktu. Mevsim kış olunca evin masrafları da epey yüksek oluyor tabii. Her açıdan zor durumdaydık. Sağa sola borçlar vardı, ailenin -zaten baba tarafıyla görüşmüyorduk- diğer üyelerinin de ekonomik durumu pek iyi olmadığından yardım isteyemiyorduk. Bir gün annem bir arkadaşına dert yanarken, o arkadaşı tarafından zor durumda olan bir aileye yardım etmek isteyen birisine yönlendirilmiş. Önce "olmaz öyle şey" dese bile, konu ben ve benim okul masraflarım olunca mecburen boyun eğmiş bizimki.
 
Bir cumartesi annem tuttu elimden, atladık otobüse Kartal tarafında bir yerlere gittik. Kasvetli bir gündü, yağmur yağmıyordu ama gökyüzü kapkara bulutlarla kaplıydı. Kartal'ın işlek ve kalabalık bir caddesinde bir ayakkabı mağazası arıyorduk. Etrafa sora sora nihayet bulduk. İçeri girip mağazadaki 45-50 yaşlarındaki adama doğru gittik, annem kendini ve beni tanıttı. Adam halimizi hatrımızı, çay içip içmeyeceğimizi sordu, teşekkür ettik. Bir taraftan da, rahatsız etmeden, yan gözle süzüyor, inceliyordu beni. Tam emin değilim ama önleri neredeyse açılacak kıvama gelmiş botlarıma takıldı sanırım gözleri.
 
"Gel bakalım" dedi, takip ettim. "Liseye mi gidiyorsun?" diye sordu, "Evet" dedim. "Ne güzel. O zaman kumaş pantolon giyiyorsundur. Dersler nasıl?", "İyi". "Aferin evlat. Derslerine çok çalış. Kaç numara ayakların?", "40". Sonra bir bot aldı eline, "Sağlam, sıcak da tutar. Hem de kumaşın altında iyi gider" dedi. Uzattı, denedim. Eski botlarımın tabanı artık neredeyse yok olmak üzereydi ve yere bastığımda ayaklarımın altı acıyordu. O yepyeni botu giyince duyduğum memnuniyeti anlatamam bile. Eskileri hemen poşete koyduk.
 
- Çocuğun ne ihtiyacı var hanımefendi?
- Okul pantolonu ve gömleği çok eskidi. Montu da sağlam sayılmaz. Biraz da kırtasiye falan ama onları biz hallederiz.
 
Sonra bir yere telefon etti adam. "Bacım" dedi anneme, "bak şu karşıdaki mağazaya gidin, ne istiyorsanız alın. Şunu da alın, biraz işinizi görür."
 
Tereddütle aldı annem parayı. Yüzüne bakamadım ama "Allah razı olsun" derken, üst üste sayısız defa teşekkürler ederken sesindeki titremeden anladım aslında ne kadar kötü bir durumda olduğumuzu. Annemi asla ve asla o şekilde düşünmedim, hayal bile etmedim hayatımda. Ama kabuslarıma bile giremeyen o olayın gerçeğini gördüm ne yazık ki. Sonra ben de adamın elini öpüp teşekkür ettim, diğer mağazaya gittik, oradaki görevli fiyatına bakmadan istediğimiz ürünü seçebileceğimizi söyledi. İhtiyacımız olanları alıp para vermeden çıktık. Ve o yardımsever adamı bir daha görmedik.
 
O günden sonra uzun bir süre düşündüm durdum. Sonra zaman ve mekanlar değiştikçe, lisenin bitişi ve üniversiteyle beraber çalışıp para kazanmaya başlayınca hafızamın derinliklerinde uykuya dalmış bu olay, nankörlüğüme denk gelmiş yani. Yıllarca aklıma gelmedikten sonra bu akşam aniden hatırlayıverdim. Bunu yazarken de tüm netliğiyle tekrar yaşadım. Bunu neden anlattım bilmiyorum. Aslında inanılmaz kırılgan ve dolayısıyla çok gururlu bir insanımdır. Bazen birisinin söylediği ya da yazdığı, satır arasındaki basit bir cümleyi bile kendime dert eder, düşündükçe düşünür, bir türlü kabullenemem. Ama ne bileyim, bir şeyi yazmak, bir şeyi anlatmak farklı. o şeyi yaşamak ise çok ama çok daha farklı. Okuyucu asla benim hissettiklerini hissetmeyecek belki ama bir başka insanın hayatındaki önemli bir vakayı incelemiş olacak. Belki kendine çıkaracağı bir pay da vardır...
 
Lise yıllarımın ikinci yarısını olabilecek en kötü şekilde yaşadım. Sapmaya, delirmeye, hata yapmaya ve kendimi kaybetmeye en müsait zamanlarım ağır depresyonlar, sıkıntılar içinde geçti. Kolaylıkla bir serseri olabilirdim. Ama şanslıymışım, öyle olmadım. "Yıkılmadım, ayakta kaldım" diyemem , fazla arabesk olur belki o zaman ve yalan olur aynı zamanda. Aslında sayısız defa yıkıldım. Ama bir şekilde ayağa kalktım. Sayısız defa annem kaldırdı, bazen kendi inatçılığım ve hırsımla kalktım ve işte bu anımda anlattığım üzere, bir defasında da hiç tanımadığım bir hayırsever kaldırdı. Büyük şanssızlıklar içinden, şanslı bir insan olarak çıktım. Asla ve asla o duruma düşmek istemezdim ama belki de bugün rahat bir hayatım varsa o güne, o adama borçluyumdur? Aksini kim ispatlayabilir ki?
 
O muhteşem adamın kim olduğunu bilmek, gidip elini öpmek isterdim. O günden sonra hayatta nelerle karşılaştığımı, neler yaptığımı, neler başardığımı ve neler başarmak istediğimi anlatmak, zamanında yaptığı o iyiliğin benim için ne kadar anlamlı olduğunu ifade edebilmek isterdim. Ama yapabileceğimi sanmıyorum.
 
Görüyorsunuz ya, hayat gelgitler, sürprizler, öngörülemez gelişmeler ve sürekli değişen bir gelecekle dolu. O adamın önüne cepleri yırtık montum, tabanları aşınmış botlarımla dikildiğimde, geleceğe dair ne kadar umudum vardı? Hiç. Koca bir hiçten ibaretti her şey. Muhtaçtık. Dilenci gibi hissediyordum. Ama hiç tanımadığımız bir adamın karşısında hayatımıza ilk ve son defa sergilediğimiz o muhtaç duruş, herkesin öğrenemediği bir şeyler öğretti bana. Ve sonraları yaşadıklarımı, zamanın getirdiklerini düşündükçe, hatırladıkça daha şanslı görüyorum kendimi. Ve bir gün, öğrendiklerimi bir miras olarak bırakmak, bir çocuğun hayatında önemli bir insan olmak istiyorum. Çünkü asla bilemezsiniz, belki de bazen sadece bir çift bottur, bir çocuğun hayatını şekillendiren...
Yorumlar (4) 17.06.2009
Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
 
Tarihin en büyük yazar/şairlerinden Arjantinli Jorge Luis Borges, hayallerinin mesleği olan Arjantin Milli Kütüphanesi Müdürlüğü'ne atandığında, zaten gittikçe az görmekte olan gözleri de hiç görmemeye başladı. 
 
O ise, bu durumu "Bana 800.000 kitabı ve karanlığı aynı anda emanet eden Tanrı'nın muhteşem ironisi" diye karşıladı...
Yorumlar (2) 17.06.2009
Amor Eterno...
 
Rocio Durcal - Amor Eterno ( Sonsuz Aşk )

Get the Flash Player to see this player.

Senin için ağlayan bir hüzün var gözlerimde, aynadaki aksime baktıkça hatırlıyorum sana "hoşçakal" dediğimdeki acıyı...

Hep geçmişte kaldığım için, düşünmemeye zorluyorum kendimi. Uyanık olmaktansa uyumaktan yanayım, aynen senin uyuduğun gibi...

Yaşıyor olmanı nasıl da isterdim, nasıl da isterdim gözlerinin asla kapanmamış olmasını...

Sonsuz aşkım ve unutulmazımsın, ve eninde sonunda geleceğim yanına,
Devam etmek için, aşkımıza...

Yokluğunda çok acı çektim, ve mutsuzum gittiğin günden beri. Her ne kadar vicdanımı sustursam da, biliyorum zamanında senin için daha çok şeyler yapmam gerektiğini...

Karanlıkta ve yalnız yaşıyorum, mezarının sessizliğinde. Sen, tek aşkımsın sahip olduğum, hafızamın derinliklerinde...

Yaşıyor olmanı nasıl da isterdim, nasıl da isterdim gözlerinin asla kapanmamış olmasını...

Sonsuz aşkım ve unutulmazımsın, ve eninde sonunda geleceğim yanına,
Devam etmek için, aşkımıza...
 
Amor Eterno, yani "sonsuz aşk". İspanyol ve genel olarak Latinlerin önemli şarkılarından biridir Amor Eterno. Tam olarak hangi ülkeye ait emin değilim ama büyük olasılıkla bir Meksika şarkısı. Sözlerini yukarıda çevirdim, anlaşılacağı üzere kaybedilen bir yakın için bir nevi ağıt niteliğinde yakılmış bir türküdür bu. Youtube'da Rocio Durcal görüntüleri arasında bulup, altında yazılan yorumları okuyunca kötü oluyor insan. Henüz bir kaç aylıkken kaybettikleri bebişlerine, büyükbabalarına, anneannelerine, annelerine, babalarına adayanlar, sevdiceklerine gönderenler... Hepsi var. Çoğu da yaşlı gözlerle yazdı o yorumları muhtemelen. Aynen benim bu satırları yazdığım anda olduğum gibi. Bildiğim kadarıyla Rocio Durcal'da bu şarkıyı seslendirirken babasına adarmış... Ben de öyle yapıyorum, biricik babacığıma adıyorum bu güzel şarkıyı...
 
Sen yokken, var olduğun zamanki kadar güzel gelmiyor hayat.
Biliyorsun, eninde sonunda geleceğim yanına...
Yorumlar (3) 16.06.2009
Forrest Gump - Robin Wright Penn & Tom Hanks
 
Jenny   : Vietnam'dayken hiç korktuğun oldu mu?
Forrest : Evet, yani, bil-bilmiyorum. Bazen yıldızların görünmesine yetecek kadar süre dururdu yağmur... ve o zamanlar güzeldi. Aynen bir gölün kenarında güneşin uykuya daldığı an gibiydi. Suyun üzerinde her zaman milyonlarca parıltı olurdu... aynen şu dağ gölü gibi. O kadar netti ki Jenny, sanki birbirinin üzerinde iki gökyüzü varmış gibiydi. Ve sonra çölde, güneş doğduğu zaman, cennetin nerede bittiğini ve dünyanın nerede başladığını söyleyemezdim bile. Çok ama çok güzeldi...
Jenny   : O sırada yanında olmayı dilerdim.
Forrest : Yanımdaydın...
Yorumlar (0) 16.06.2009
Denizin şarkısı...
 
Hangi filmdi o? Bir kitap mıydı yoksa? Sonunda baş karakter önce şöyle bir bakıyordu denize, sonra adım adım derinliklerine doğru ilerlemeye başlıyordu. En sonunda kaybolup gidiyordu dalgaların arasında, bir daha geri dönmemek üzere...
 
Hayatımda hiç içki içmedim mesela. Hemen "inançların yüzünden mi?" diye soruyorlar, alakası yok. Aslında hiç bir zaman dindar birisi de olmadım. Her ikisinin de pişmanlığını hissettiğim zamanlar yaşadım ama genellikle halimden memnunumdur. Sigara da içmedim mesela. Ama hep şöyle ağzımda sigarayla profilden çekilmiş, karizmatik bir fotoğrafım olsun istemişimdir. Asla sabit düşünceli bir insan olmak istemedim, bundan hep korktum, hâlâ da korkarım aslında ama bazen de değişken olmaktan korkuyorum. Bir paragrafta yücelterek yazdığımı başka bir paragrafta, başka bir yazıda yalanlıyor, kötülüyor müyüm acaba? Bunu hep düşünürüm. Neyse ki seviyorum düşünmeyi. Ama zaman nasıl düşündürecek, ne kadar izin verecek düşünmeme?
 
Bazı anlar oluyor hayatımda. Anlatmayı becerebilsem... Öylece kalmak istiyorum. Bakıyorum tam karşımdaki saate, "yelkovan olduğu gibi kalsa ne olur sanki?" diye soruyorum. İçimi acıtan bir "tık" sesiyle geliyor cevap. Asla durmuyor zaman, asla duraksamıyor.
 
Bazen de mutlu oluyorum zamanın geçtiğine. Özellikle daha iyi bir gelecek hayaline inandığım zamanlar, ki genelde inanırım. Kendimi asla yerinde sayan birisi olarak görmedim, hep günün birinde olduğumdan çok daha iyi yerlerde olacağıma inanmışımdır. Ama insan hayatı çelişkilerle dolu bir yerde. Yağmur yağar ve sonucunda ıslanırsın. Ama güneş istersin. Gün gelir güneş tam tepeye yerleşir ve yanarsın. Yandıkça sıcaklardan nefret edersin. İnsan ne zaman memnun olur, ne zaman rahat eder? Sahiden de sıkıntılardan kurtulmak ne zor şu hayatta...
 
Tuhaf zamanlar, tuhaf yaşamlar tecrübe ediyoruz. Unutmak istemiyorum yaşadıklarımı, hayatıma girip çıkanları, üzerimde iz bırakanları, etkilediklerimi, etkilendiklerimi, mutlu olduğum zamanları, üzgün olduğum zamanları, güneşli günleri ve yağmur altında korunmasız kalışımı...
 
Öyle bir yer olacak ki, denizin dibinde... Artık hayattan istediğini aldığını ya da daha fazlasına katlanamadığını düşündüğünde oraya sığınacaksın. Sadece orada duracak zaman, her şeyden soyutlanmış o sığınakta geçireceksin bir kaç günü ömründen tek bir günü harcamadan. Yaşamayı özlediğini düşündükçe, girdiğin kapıdan çıkacaksın. Dışarıda koca bir hayat seni bekliyor olacak...
 
Dulce Pontes - Cançao Do Mar ( Denizin Şarkısı )

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (4) 16.06.2009
The Curious Case of Benjamin Button ( 2008 ) - Brad Pitt & Cate Blanchett
Yıllar sonra Forrest Gump tadı aldığım bir film oldu. Sonra hem Forrest Gump hem de bu filmin senaryosunun Eric Roth'a ait olduğunu öğrenince bu benzeşimin sebebini anladım. Forrest Gump kesinlikle daha iyiydi ama bunu da yabana atamam, onu da belirteyim.
 
Üzerine yazılıp çizilecek çok şey var evet, özgün bir konu, harika oyuncular, muhteşem -belki biraz fazla uzun- bir senaryo ve sonuçta da enfes bir film.
 
Hepsinden öte, beni asıl yakalayan filmdeki replikler oldu. Bunun için de romanın yazarı olan Francis Scott Key Fitzgerald'ı anmak ve bu kitaptan sinemaya uyarlama yapan ikili Eric Roth ile Robin Swicord'u tebrik etmek lazım. Bir kitap ne kadar güzel olursa olsun, bazen sinemaya çok kötü bir şekilde uyarlanabiliyor. Neyse ki bu filmde böyle bir talihsizlik söz konusu değil.
 
Filmde gerçekten güçlü bir kadro var. Zaten böylesi bir filme yakışan da bu olurdu. Elbette ki bu konunun uzmanı olduğum yok ama bana kalırsa filmdeki hemen her karakteri canlandırmak uzmanlık gerektiriyordu.
 
Brad Pitt bu filmde ikinci Oscar adaylığını aldı. Bu kadar meşhur ve başarılı bir adamın hâlâ Oscar kazanamamış olması tuhaf aslında. Başrolde kendisine eşlik eden ve 4 adaylık / 1 ödül sahibi Cate Blanchett birbirlerine müthiş yakışıyorlar.
 
Cate Blanchett demişken, biraz da magazin yapalım... Güzel kadınların çirkin erkeklerle olması akımının önemli temsilcilerinden kendisi. Memleketlisi ( Avustralyalı ) yönetmen, oyun yazarı ve senarist Andrew Upton ile evli 40 yaşındaki Cate ablamız ve 3 adet de çocuğu var. Aslına bakılırsa bir çok Hollywood yıldızının aksine sadece bir defa evlenmiş ve bu bile takdire şayan bir duruştur benim gözümde. İzleyip de beğenmediğim tek bir filmi de yoktur zaten. Güzelliğinin, oyunculuğunun, duruşunun büyük bir hayranıyım. Bu filmde de yine tüm o zerafetiyle, sadeliğiyle öne çıkıyor. Zaten rol kesme olayını aşmış bitirmiş bir insan. Size sadece detaylara takılıp işin keyfini sürmek kalıyor. Dikkatimi çeken tek olumsuz şey, filmin afişlerinde çirkin resmedilmiş oluşu. Bilerek yapıldığı aşikar fakat ne gerek vardı kadını eve gelen temizlikçi suratıyla afişe etmeye onu çözemedim.
The Curious Case of Benjamin Button ( 2008 )
Filme dönersek, kadroda 2006 yılında Babel ile harika bir ikili oluşturan Brad Pitt ve Cate Blanchett'in yanı sıra son yıllarda adını epey duyduğumuz Julia Ormond, muhtemelen ilk defa bir filmini izlediğim ya da hatırlamadığım ama bu yapımda olağanüstü bir performans sergilemiş olan Taraji P. Henson, önemli filmlerde önemli rollerin altından başarıyla kalkan, yetenek açısından Cate Blanchett'den pek de eksiği olmayan Tilda Swinton, her zaman için iyi bir yardımcı oyuncu olan Elias Koteas gibi oyuncular var. Hâttâ geleceğin önemli bir yıldızı olacak olan Dakota Fanning'in kardeşi Elle Fanning bile var.
 
Filmin önemli yönlerinden bir tanesi izleyicinin düşüncelerine ortak olması. Biraz açmak gerekirse, konu özgün ve ilginç bir konu olduğu için -ki özgün olmasa bile ilginç olurdu çünkü insan hayatı, aşk gibi konular asla güncelliğini ve önemini yitirmezler, en azından bir kesim bu tarzın hayranı olmaktan asla vazgeçmeyecektir- izlerken "acaba hayatı tersten yaşamak nasıl bir duygu olurdu?" sorusunu sorduruyor. Bu tabii tamamen kişisel bir çıkarım, herkeste aynı etkiyi bırakmıyor olabilir.
 
Bu film bana kalırsa çok zor bir projeymiş. Her ne kadar David Fincher gibi meşhur bir yönetmen ve dünya çapında ünlü oyunculardan oluşan bir kadrosu bile olsa, ciddi bir riskmiş. Ortaya gerçekten berbat bir film de çıkabilirmiş. Ki her tarafının harika olduğunu söylemiyorum, gözüme bir şeyler çarptığından değil ama ben filmleri izlerken, bir kitabı okurken ya da herhangi bir şey yaparken eleştiri yapmak adına değil, keyif almak, kendime pay çıkarmak adına izliyorum. Bu yüzden eksiklikler ya da hatalar çok bariz olmadıkça gözüme çarpmaz zaten. Dikkatsizce izliyorum diyemem ama dikkatimi eserin başka yönlerine, başka özelliklerine dağıtıyorum dersem doğru olur. Bu filmde de hataları kovalayan bir adam kuşkusuz ki sayısız eksik, gedik bulacaktır. Bu tür kurgularda bu tip hatalardan kaçınılması zaten çok zordur. Hele ki bu film gibi benzeri daha önce işlenmemiş bir konuysa -işlenmişse de fazla göze batmamış, en azından benim gözüme batmamış-, risk büyük demektir. Bunu bildikten sonra bu film sizin için ayrıca değerli bir film olup çıkıyor bana kalırsa. Yani ciddi bir kumar oynanmış ve o kumar sonuna kadar tutmuş, ortaya da çok ama çok güzel bir eser çıkarılmış. Burada bu kumarı oynayanların hakkını vermek lazım.
 
Tabii ki hemen her filmde olduğu gibi "Bu film çok bayık, klasik Hollywood filmi. Halbuki çok daha iyisi yapılabilirdi. Olmamış. Hollywood filmi. Klasik Hollywood. O aptal Hollywood filmlerinden. Hollywood çok aptal." gibi yorumlar da var. Onu da normal karşılamak lazım, herkesin zevkleri, renkleri farklı. Sadece Hollywood'a bu kadar çamur atılması pek samimi gelmiyor bana. Eleştirilecek çok şey vardır evet, ortada inanılmaz paralar dönüyor ve sırf bu bile eleştirmek, ciddi biçimde eleştirmek için geçerli bir sebeptir ama her öne çıkan yapıma "klasik, aptal Hollywood filmi" yorumu yapan bir kitle var ki şaşırmadan edemiyorum.
 
Neyse. Filmden iki replikle bitirelim;
Göreceksin küçük adam, sen de çoğu zaman yalnız kalacaksın. Bizim gibiysen, yani diğerlerinden farklıysan hep böyle olur. Ama sana bir sır vereyim. Şişman insanlar, sıska insanlar, uzun insanlar, beyaz insanlar... Hepsi de bizim kadar yalnızlar. Ama bundan çok daha fazla korkuyorlar.  ( Queenie - Benjamin'in annesi )
Öyle ya da böyle, hiç bir şey için çok geç değildir. Ya da benim durumumda, olmak istediğin kişi için çok erken değildir. Zaman sınırı yoktur, istediğin anda durabilirsin. Değişebilirsin ya da aynı şekilde kalabilirsin, bu işin belli bir kuralı yoktur. En iyisini ya da en kötüsünü yapabiliriz. Umarım sen en iyisini yaparsın. Umarım seni şaşırtacak şeyler görürsün. Umarım daha önce hiç hissetmediğin şeyler hissedersin. Umarım farklı bakış açılarına sahip insanlar tanırsın. Umarım gurur duyacağın bir hayat yaşarsın. Ve eğer istediğin gibi olmazsa, umarım her şeye en baştan başlayacak güce sahip olursun.  ( Benjamin Button )
Yorumlar (5) 16.06.2009
Ama ben kağıt para istiyorum! 
İnsan bazen inanmak istemiyor paranın her şey, en azından çok şey olduğuna. "Para dediğin nedir ki? Elinin kiri" deyip geçiyoruz.
 
Ama kazın ayağı öyle değil. Çok şey parada bitiyor. Bir çok şey de paradan başlıyor zaten.
 
Kendi yağınla kavrulmazken işler biraz daha farklı oluyor. Varılacak hedeflerin, alınacak eşyaların, gezilecek yerlerin, yapılacak işlerin maddi boyutu çok da problem gibi görünmez çünkü "çalışıp yaparım" anlayışı hakimdir ya da para kazanmak gerçekten kolay bir şeymiş gibi görünür o anlarda. Ama değil. Öyle olmadığını iş hayatına atılınca anlıyor insan.
 
Çalışmak sahiden zor. Eğer kötü, zor bir işin varsa zaten zor ama eğer güzel, rahat bir işin varsa yine de zor. Çoğu zaman kazandığın para az gönürüyor gözüne, "iki kuruş para için ter akıttığını" düşünüyorsun. En azından daha zor şartlarda daha az ücretle çalışanlara görene kadar bu olumsuz tablo aynen devam ediyor.
 
Üst paragraftan anlaşılabileceği üzere benim bir de tembellik hayalim var. Kulağa ne kadar tuhaf geliyor aslında söyleyince: Tembel olma hayali. Maalesef hayat bu şansı tanımıyor tabii bana. Ne bileyim, yılda 2 hafta değil de atıyorum 12 hafta tatil yapma hayali. Ya da yazın sıcağında betonarme bir ofiste olmaktansa Barcelona'da herhangi bir yerde olmak, İzmir'in sıcağında bir çınar altında mis gibi demlenmiş bir çayı yudumlarken güzel bir kitap okumak ya da miskin miskin uyuklamak gibi deriiiin iç çekişlerle kendini gösteren minik hayaller işte. Gerçekleşmesi için ne başka bir insana, ne başka bir olaya, ne başka bir duruma gerek olmayan, sadece ve sadece paraya -ekonomik rahatlığa- ihtiyaç duyulan hayaller. Dolayısıyla doğuştan zengin değilseniz ya da piyangoyu tutturacak kadar şansınız yoksa, gerçekleştirmesi zor hayaller. "Working class hero" demiş ya Lennon amca, öyle işte. 
Abimiz kara anında: Ulan şu bankayı soysam mııııı, vaz mı geçsem?
Yahu dünyaya bir defa geliyoruz. Onca hayal kuruyoruz, çoğu heba olup gidiyor. Yazık değil mi hayallere, yazık değil mi tıkır tıkır çalışan bu beyne? Baktım bu iş çalışmakla olmuyor, aldım loto, toto ne varsa doldurdum yatırdım, hiç birisinden bir hayır görmedim. Artık onları da bıraktım. Al Capone'a maledilen bir söz var ya hani; "Yıllarca Tanrı'dan bana bir bisiklet vermesini istedim. Ama sonra işlerin böyle yürümediğini farkettim. Bir bisiklet çaldım ve Tanrı'ya beni affetmesi için dua etmeye başladım!", aklıma gelir bazen. Ne yapsam bilemiyorum ki, elime bir oyuncak Baretta alıp gidip banka mı soysam, bu mudur yani? Tövbe tövbe...
 
Ama Napolyon olayı çözmüş zamanında, "para, para, para" demiş, son noktayı koymuş. Zaten Lidyalılar da istisnasız her halktan küfür yiyen tek millettir sanırım.
 
Not: Biliyorum çok aptalca. En azından rahat ve güzel bir işim varken nedir bu yazı değil mi? Şükredeceğim yerde "para, altın, mücevher" diye miyavlıyorum, kızdım şimdi kendime bak! Neyse... Buna da şükür diyelim de. Dimyat'a pirince gidelim diye zırlarken evinde bulguru olmayanları da düşünmek gerek.
Fotoğraflar:
Yorumlar (0) 15.06.2009
Twilight ( 2008 - Alacakaranlık ) - Robert Pattinson & Kristen Stewart
Bir Alacakaranlık'tır almış gidiyor, herkesin diline dolaşmış "Stephenie Meyer'in müthiş kitabı, harika film" diye. İzleyemediğim için kendimi suçlu ve borçlu hissetmeye başlamıştım ki elime geçti. Oturup izledim nihayet.
 
Fena film değil bence de. Ama bu kadar büyütülecek bir yanını da göremedim açıkcası. Bir insan ile bir meleğin, vampirin, öcünün böcünün aşkı daha önce sayısız defa işlenmiş bir konuydu zaten. Sonuç itibariyle film yeni bir şey ortaya çıkaran, popüler tabirle "innovatif" bir film değil demek ki izlediğimiz. Oyunculara bakıyorum, başroldeki Kristen Stewart ( Fazla somurtkan olsa da yine güzellik sınırlarını zorlayan bir canlı. Bir filmini daha izlersem kendisine aşık olacağımı sanıyorum. Hâttâ belki olmuşumdur bile! ) ve Robert Pattinson fena değildi fakat senaryo yine belli bir noktadan sonra filmin sonunu tahmin edilebilir kılıyor. Bu hoş bir şey değil bana kalırsa. Yönetmen Catherine Hardwicke keşke senarist Melissa Rosenberg'in kulağını çekip," Melissa'cığım, bak gençler bu filme çok ilgi duyuyor, bu ilgiye yarışır bir film yapalım, senaryosu güçlü olsun, izleyen etkisinde kalsın" deseymiş. 
 
Filmin müziklerini çok beğendim. Özellikle tema müziğine bayıldım, bulup dinlemezsem rahat etmem. 
 
Ama işte filmi özel kılan bir şey bulamıyorum. Tamam oturup izlenmeyecek bir film değil ama yani biraz abartı var sanki...
 
Neyse canım, oturun izleyin siz karar verin. Filmin bir halta yaramadığını düşünseniz bile harika müzikleri için katlanırsınız o acıya nasılsa...
 
Not: İkincisi ve hâttâ üçüncüsü de gelecekmiş, hayırlısı olsun...
Yorumlar (1) 14.06.2009
 Neden sonra...
 
Neden sonra farkına varıyorsun,
Etrafındaki korkunç ıssızlığın.
Yar olsun, dost olsun, ne arıyorsun,
Adresi belli mi vefasızlığın?
 
Aşk, dostluk... Hepsi dökülür yapraklar,
Çıplak bir ağaç, durgun suda aksin.
Yalnızlık dediğin hayatta başlar, 
Kabir boyunca devam etmek için...
 
Cahit Sıtkı Tarancı
Yorumlar (2) 14.06.2009
The Midnight Meat Train ( 2008 - Dehşet Treni )
Sıradan bir korku filmi olduğunu düşünerek izledim. Saw (Testere) serisini bir benzeriymiş, ki ben o seriyi aşırı
ötesi vahşi olduğu için izlememiştim. Bunu da izlemezdim ama bir defa izlemeye başladım ve yarıda da bırakmadım. Ama her insanın bu filmi bitirmesi zordur, normal şartlarda ben de bitiremezdim, nasıl oldu anlamadım, baştan sona izledim.
 
Japon yönetmen Ryuhei Kitamura'nın yönettiği filmde Bradley Cooper, Leslie Libbs ve Snatch'de kendine hayran bırakan Vinnie Jones oynuyor. Acayip bir adam olduğunu söylemeliyim, adamda sahiden psikopat bir katil tipi var, Snatch'deki karakteri ile buradaki karakteri arasında da ciddi benzerlikler var zaten. Neyse, oyunculara dönersek Brook Shields da bir kaç sahnede ortaya çıkıyor.
 
Biliyorum ki bu türün fanatikleri var, her türlü organın lime lime doğranmasını ilgiyle izleyenler var. Onlar için süper bir film bu. Ama kan -üstelik tonla kan- görmeye dayanamayanlar mutlaka uzak dursun çünkü uzunca bir süre kabuslar görmeye sebep olabilecek bir film söz konusu...
Yorumlar (0) 13.06.2009
Obsesión
 
Hayır, aşk değil bu;
Senin hissettiklerine "saplantı" denir.
Aklında şekillenen bir hayal hepsi,
O hayaller seni harekete geçiriyor,
Ve işte kalbin böyle çalışıyor...
 
İşte böyle diyor Aventura'nın -macera anlamına gelir- bu harika şarkısı.
 
İlginç bir şarkı. İlk dinleyişte sıradan bir şarkı gibi görünüyor fakat zamanla farklılaşıyor. "Obsesión" İspanyolca'da "saplantı" anlamına gelir, aynen İngilizce'de "obsession" olarak geçtiği gibi. Bu şarkıda da, kızımız, delikanlının aşk sandığı şeyin aslında bir saplantıdan ibaret olduğunu söylüyor. Delikanlı ise anlatıp duruyor nasıl sevdiğini. Kalkıp dans etme isteği uyandırsa da aslında hüzünlü bir şarkı yani, en azından sözleri itibariyle öyle. Komik yerleri de yok değil gerçi, ne de olsa alem adamlar bu latinler.
 
Şarkı güzel güzel olmasına fakat ben nakaratı söyleyen ablamızın sesine aşık olmuş durumdayım. Judy Santos adlı bu güzel bayan -klasik latin güzeli-, nakaratı söylemeye başladı mı ben kendimden geçiyorum. "No es amor, lo que tu sientes, se llama obsesión" deyişi yok mu hele...
 
Bir saplantı haline geliyor zamanla, dinledikçe dinleyesi geliyor insanın. Üzerinde biraz daha çalıştıktan sonra belki tamamını da çevirebilirim, biraz uzun ve çevirirken hakkını vermek gereken şarkılardan biri bu. Saygı köprüsü buradan teeee Dominik Cumhuriyeti'ndeki Aventura'ya kadar, ya da her neredelerse oraya. Ayrıca Judy Santos'a...
 
Aventura - Obsesión

Get the Flash Player to see this player.

Yorumlar (0) 13.06.2009
Horsemen ( 2009 - Mahşerin Dört Atlısı ) - Zhang Ziyi & Dennis Quaid
Yine sırf afişini görüp büyük umutlar beslediğim ama yanıldığım ve hayal kırıklığına uğradığım bir film oldu.
 
Zamanın birinde kutsal kitaplardan alıntılar yaparak ya da kutsal kitaplardaki bölümleri kullanmak yoluyla korku ve gerilim filmleri çekilmeye başlanmış ve bu günümüze kadar devam etmiş, "furya" yani bir "akım", bir "moda" halini almıştır. İşte bu film, o furyanın son ve başarısız bir temsilcisi.
 
Mahşerin dört atlısı havarilerin kitabından çıkagelir ve benzeri görülmemiş cinayetlerle evreni kıyamete götürecek yolu açmaya çalışırlar. Fakat aslında çok önemli ve toplumsal bir mesaj vermektedirler, sadece herkes bunu gözardı etmekte, anafikri görmektense detaylarda boğulmaktadırlar.
 
Konuyu daha fazla anlatmayacağım, Dennis Quaid ve Ziyi Zhang (ya da Zhang Ziyi) filmi sürüklemeye çalışmışlar ama o da yetmemiş. Dennis Quaid gibi bir adamın bu tip filmlerde oynaması bana oldukça saçma geliyor. Yani daha iyisini yapabilecek bir adam olduğu belli, o karizma, o güç varken... Neden kötü yapımlar? 
 
Jonas Akerlund, hakkında hemen hemen hiç bir şey bilmediğim bir yönetmen, ilk defa bir filmini izledim ve umarım sonraki filmleri en azından senaryo açısından daha ciddi ve zekice olur. Dennis Quaid ve Zhang ile çok daha iyi bir proje hayata geçirilebilirdi sanki. Başlar güzeldi, merak ettiriyor, ilgi çekiyordu ama filmin yarısına gelince senaryo pat diye patlayıverdi, filmin sonu ayan beyan ortaya çıktı. E ne anladık biz bu işten? Zaten bunun gibi sayısız film izlemiştik.
 
Benzer tür filmler izlemeyenlerin hoşuna gider belki ama diğerlerini pek memnun bırakmayacaktır gibime geliyor. Hayal kırıklığı...
Yorumlar (1) 12.06.2009
Paslanan yıllar ve zorlaşan hayat...
Takanashi Yasuharu - Man of The World - Naruto Shippuuden OST

Get the Flash Player to see this player.

Yaşamanın aslında basit bir şey olduğunu -olması gerektiğini- düşünen bir insan olunca, hayatın hemen herkes için ne kadar zor olduğunu görmek işleri olduğundan daha karmaşık ve acı verici yapıyor. İnsanın acı çeken tek canlı, tek ruh olmadığını bilmesi, yalnız olmadığını bilmesi aslında rahatlatıcı bir şey olmalıyken, neden bu kadar zor?
 
Çoğu insanın yüzünden okunuyor hayatın zorluğu ve en gururlu insan bile ihtiyaç duyuyor başını yaslayıp ağlayacağı bir omuza. Çoğumuz yalnızız, çoğumuz mutsuzuz ve çoğumuz çaresizce yaşıyoruz hayatı, amaçsız ve hayallerimizi gerçek kılmak için çaba göster-e-meden...
 
Bazen bir kaç adım geriye çekilip, derin bir nefes almak iyi geliyor. Ama sadece bir süreliğine işe yarıyor...
 
Belki de dünyanın yükünü omuzlarında hissedince, radikal ve cesur kararlar alıp uygulamaktan geçiyordur bir insan için hayatı anlamlı ve yaşanabilir kılmanın yolu...
Yorumlar (3) 12.06.2009
Siyasete dair bir şeyler yazmak istemiyorum aslında ama öyler tuhaf şeyler oluyor ki, ister istemez insanın kafasını kurcalayıp düşündürüyor.
 
Celalettin Cerrah bugüne kadar yaptıklarından çok yapamadıklarıyla, hepsinden de çok konuştuklarıyla gündemde kalmış bir isim olmasına rağmen, Osmaniye'ye vali olarak atanıverdi.
 
Seçim döneminde Tunceli'de AKP'den milletvekili olan kayınbiraderine ait dükkandan aldığı beyaz eşyaları halka dağıtan, sözde tarafsız Tunceli valisi Mustafa Yaman, memleketi Giresun'un valisi olarak atandı.
 
Bunu AKP'yi kötülemek için yazmıyorum, AKP kendini kötületecek daha özgün yaklaşımlar buluyor zaten. Buradaki sorun genelgeçer bir sorun. Başta kim olursa olsun bunu yapıyor zaten. Adamın başarılarına, yönetimine, tarzına çok da takılmayıp, kendilerine ne fayda sağladığına bakıyorlar ve olay bitiyor. Kokuşmuş devlet yönetimi bu olsa gerek...
Yorumlar (0) 12.06.2009
Paul Newman & Joanne Woodward
Gerçek hayatta da karı koca olan Paul Newman ve Joanne Woodward'ın temelini oluşturduğu kalabalık bir ailenin hikayesini konu alan güzel bir filmdir bu.
 
Paul Newman evin geçimini sağlayan sert, kuralcı, otoriter bir baba, Joanne Woodward tüm zorluklara göğüs geren sevimli anne, Margaret Welsh, Kyra Sedgwick ve Robert Sean Leonard da, bu ikilinin her biri birbirinden farklı çocuklarını oynuyorlar.
 
1987-1994 arasında 3 defa en iyi yönetmen ödülüne aday gösterilen James Ivory'nin yönettiği bu filmdeki performansıyla Joanne Woodward, en iyi kadın oyuncu dalında Oscar adayı olmuş 1991 yılında.
 
2 saat kadar süren bu film, değişen gelenekleri, düşünceleri, değişen bir toplumu ve değişmeden kalan insanları anlatıyor bize. Harika bir film mi? Evet diyemem şahsen, özellikle 40'lı 50'li yılların Amerikası'nda kısmen görülen, salon kültürünü gözümüze sokan o bohem anlayışa şahit olduğum hiç bir filmi çok da beğenmem açıkcası. Ama bu film kötü bir film de değil, en azından Woodward ve Newman ikilisi için izlenir...
Yorumlar (0) 11.06.2009
Bir günün ardından...
Takanashi Yasuharu - Nightfall - Naruto Shippuuden OST

Get the Flash Player to see this player.

Dün Loneliness hakkında bir şeyler yazmıştım. Bu defa albümde Loneliness'in hemen peşinden gelen ve aynı melodinin farklı enstrümanlar kullanılarak ortaya çıkarılmışı olan Nightfall'ı ekliyorum.
 
Loneliness çok daha vurucudur benim gözümde ama bu parça da özellikle panflüt ve baskın kemanlarıyla yabana atılacak gibi değil. Biraz daha umut dolu bir parça olarak görüyorum aslında bunu. Hani sanki yıkılışla tekrar toparlanıp ayağa kalkış arasındaki bir köprü gibi. Her şeyin muhasebesinin yapılıp, bir şeyleri telafi etme ya da yeniden başlama şansının hâlâ var olduğunun anlaşıldığı an gibi. Sanki o anın arka planında çalan müziktir bu. Bilemiyorum... Çok güzel ama...
 
Yakında hepsinin en vurucu, en parçalayıcısı olan Man of The World'ü de ekleyip üçlüyü tamamlayacağım. Şimdilik bu minik müziklere kulak verin, hayatı sorgulayın, muhasebe edin, ölçün, biçin. "Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez" demiştir Socrates, unutmamak lazım...
Yorumlar (0) 09.06.2009
Hükümet konağını yeniledik.
 
Hadi iyisiniz yine, eşsiz bir hizmet sunduk çünkü, ilçemizin hükümet konağını yeniledik! Artık devlete işiniz düştüğünde daha ferah bir binaya gideceksiniz. Ama çalışanlar aynı. Çalışma mantığı aynı. Harçlar, pullar aynı, belki biraz daha zamlı. Fazladan bir kaç bağış kutusu da koyduk. O kadar da olsun ama değil mi?
 
Hadi iyisiniz yine, hükümet konağınızı da yeniledik.
 
Bir seçim dönemi rahat uyursunuz artık.
 
Not: Seçimlere bir ay kala üst geçit + yol + kömür dağıtım çalışmaları başlayacaktır.
Yorumlar (3) 09.06.2009
Takanashi Yasuharu - Loneliness - Naruto Shippuuden OST

Get the Flash Player to see this player.

Bu şarkı...
 
Genç yaşında tüm sevdiklerini kaybedip yapayalnız kalmış, yiyebileceği tüm tekme ve vurgunları yediği halde ısrar ve inatla canı alınmayan, hayatta tutulan üzgün bir ruhu anlatıyor gibi gelmiştir hep.
 
Benim en büyük korkum, günün birinde yapayalnız, kimsesiz kalmaktır. Tuhaf ve korkunç bir gelecek düşünürüm bazen, günün birinde evlenip yuva kurduğumu, tanımlayamayacağım kadar mutlu olduğumu fakat bunun en olmadık şekilde çok görülüp, sevdiğim insanı kaybettiğimi sokar aklıma şeytan. Ya da bir gün uyandığımda sanki bir bilim kurgu filmindeymişim gibi tüm dünyanın mutlak bir sessizliğe ve cansızlığına büründüğünü, yaşayan tek canlının ben olduğumu ve ceset yığınları arasında olanlara bir anlam yükleme çabasıyla, şok içinde ilerlediğimi resmederim beynimde. Ya da uzay boşluğunda oksijen tüpümde kalan üç beş dakikalık hayat desteği ile en ufak bir kurtulma şansı olmaksızın bir kaç dakika sonra bir daha açılmamak üzere kapanacak gözlerimi uzaktan ifade edilemeyecek kadar güzel görünen o mavili yeşilli dünyaya diktiğimi düşünürüm. Üstelik bunlar sadece kâbuslarım. Ne zaman gece kapım tıklatılsa, telefonum çalsa birden bir korku kaplar içimi, sanki kötü bir habermiş gibi gelen. Ve bu şarkı benim o korkularıma dokunuyor, o halimi uyandırıyor, ilk dinlediğimde buruşuyor yüzüm, ikincisinde gözlerim dolu dolu oluyor. Tüm o güçlü, sakin ifade bir anda hiçliğe karışıyor...
 
Acı çekmek ve acı çektirmemek arasında sıkışıp kalmış üzgün bir ruha çeviriyor beni. Ve sonra, sadece, upuzun ve çelikten daha sağlam kollarım olsun istiyorum, tüm sevdiklerimi kucaklamak, korumak için...
 
Çooook uzaklardakileri bile...
Yorumlar (5) 08.06.2009
Suicide Kings ( 1997 - İntihar Pokeri )
Sinema dünyasının en göz önündeki yıldızları olmamakla birlikte her filme ayrı bir hava katan, oynadıkları her filmi izlenesi kılan oyuncular vardır. Hâttâ bir gün belki benim için bu kategoride olanların listesini bile yapabilirim. Emin olduğum bir şey varsa o da Christopher Walken'ın o listede yer alacağıdır. O gözler, o bakışlar, o konuşma. En rahat duruşunda bile izleyiciye hissettirdiği tedirginlik... Olağanüstü.
 
Yanına da Sean Patrick Flanery, Henry Thomas, Jay Mohr, Brad Garrett, Jeremy Sisto gibi aslında isim olarak tanımadığımız -yani ben Flanery hariç hiç birinin adını duymamıştım- fakat aslında bir çok filmde ufak tefek de olsa rolleriyle gözümüzün ısırdığı oyuncuları serpiştirince, Walken önderliğindeki bu kadroda yönetmen Peter O'Fallon (onun da başka filmini izlemedim) fazla yorulmamıştır herhalde.
 
Nedir konu? Bir kaç arkadaş, kaçırılan ve iki milyon dolar fidye istenen diğer arkadaşlarını kurtarma parasını bulmak için sıradışı bir plan yaparlar. Şehrin en büyük mafya babasını kaçırmak gibi enteresan bir plandır bu. Ve başarırlar, zor olur ama yaparlar. Fakat asıl problem adamı kaçırdıktan sonra başlamıştır ve işler gittikçe karışır.
 
Komedi, gizem, suç, entrika, aşk falan derken, ortaya eğlenceli, kuşku dolu ve kendini pek de sıkmadan izleten bir film çıkmış. IMDB'de yorumlarda meşhur The Usual Suspects'e benzetilmiş kısmen, hakları da var. Güzel film... 
Yorumlar (0) 08.06.2009
Cool Hand Luke - Paul Newman (1967)
Eğer dünyaya gelmeden önce kim olacağımı seçme şansı tanınsaydı, ilk seçim hakkımı Paul Newman'dan yana kullanırdım. Hayatımda bu kadar karizmatik başka birisini görmedim diyebilirim.
 
Tuhaf olansa, bazen canlandırdığı en meşhur karakterlerden biri olan Cool Hand Luke ile kendimde ortak noktalar buluyorum. Detaylara hiç girmeyeceğim  ama ikimiz de hayatımızda başkalarınca çizilen yollara gitmektense kendi yolumuzdan ilerliyoruz. Bazen yardıma ihtiyacımız olmuyor değil ama pek de yardım gördüğümüz söylenemez ve ağlayıp boyun eğmek için de fazla gururluyuz.
 
Benziyoruz evet. Ukalalık ve kibirde -gerçi Cool Hand Luke pek de matah bir tip değildir ve ukaladır, kibirli dahi diyebilirsiniz- tavana vuruyorum şu an ama maalesef bana öyle geliyor. Fakat hakkını vermeliyim ki Paul Newman benden milyonlarca kat daha iyi ve daha karizmatik bir Cool Hand Luke. Zaten kim onun gibi olabilir ki? Kimse...
 
"Buradaki sorunumuz... İletişim eksikliği..."
 
Yorumlar (0) 07.06.2009
Gardener of Eden (2007) - Lukas Haas
Genç bir yönetmen (aynı zamanda da aktör) olan Kevin Connoly'nin üçüncü filmiymiş "Gardener of Eden". Lukas Haas, Giovanni Ribisi, Erika Christensen gibi genç oyuncuların yer aldığı bu başarılı drama da "masum ve iyi insanların başına neden kötü şeylerin geldiği" teması işleniyor. Daha doğrusu bu tümce üzerinden hareket ediliyor.
 
Adam okuldan başarıyla mezun olmuştur fakat hayat umduğu gibi gitmemektedir. Amaçsız bir yaşam sürmekte, çevresinde olan bitenleri seyretmekle yetinmektedir. Günün birinde yolu bir seri tecavüzcünün yoluyla kesişir ve o dakikadan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.
 
Aslında böyle filmlerin hayranı sayılmam fakat bu film samimi ve ilgi çekici buldum. Özellikle 9 Eylül saldırılarından sonra Amerika'da toplumsal refaha tehdit olarak hep terörist saldırıları, göçmen ve mültecilerin yarattığı sorunlar ya da savaşlar ve savaşların insanlar üzerinde bıraktığı etkiler örnek gösterildi. Filmler bu konular üzerinde çekilip sanki toplum bu ögeler olmasa harika bir durumdaymış gibi bir sonuç çıktı ortaya. Oysa bu film, ne terörizmle, ne milliyetçi duygularla ne de savaşla ilgili. Bu film, sıradan bir şehirde işlenen suçların toplumca ne kadar kanıksandığını, sanki normal şeylermiş gibi gösterilmesini sokuyor gözümüze. Halbuki bir uyuşturucu satıcısı da yeri geldiğinde bir terörist kadar tehlikeli olabiliyor, hele ki uzun vadede. Ya da kapkaççılığın nasıl da hayatın bir parçası haline geldiğini anlıyoruz. Ve ne yazık ki bu suçların başrolünde hep gençler var.
 
Bence önemli noktalara değinen, başarılı bir film. Tavsiye olunur...
Yorumlar (0) 07.06.2009
Ford '72 Gran Torino
 
Ford, 1972, Gran Torino...
Yorumlar (0) 06.06.2009
Bu gün her günden daha fazla, daha bir aklımdasın. Sadece düşünmek yetmedi bu gün seni. Daha fazlasını yapmak istiyorum. Senin için daha fazlası... Sen yokken seni içimde yaşatmaktan daha fazla ne yapabilirim ki.. Geçen zamana yenilmemekten başka… Sen söyle daha fazla ne yapabilirim? Bu içimi acıtan sevgini azaltmak, bedenime sığmayan özlemini dindirmek için...

 

“Uzun oldu, ne zor oldu
Kalp yoruldu dön gel, her şey kalsın
Yalnız aşkla, yalnız aşkla dön gel
Affettim, kendini akla,
Yalnız aşkla, yalnız aşkla dön gel”

Elimden gelen tek şey bu sanırım.. Sana yazmak.. Seni yazmak… Sayfalarca senin için anlamsız cümleler kurmak.. Sonra da senin okumayacağını bile bile okuduğuna inanıp kendimi kandırmak.. Sana söylemek istediğim sayısız cümleler içerisinden bir kaçını söyleyebilmiş olmanın mutluluğunu yaşamak.

“Yak gel bildiğin ne varsa
Sat gel, gözüm yok para pulda
Yalnız sanadır bu hasretim

Dön gel vaktimiz daraldı
zaten şu yalan dünyada
Gel inadı sevdiğim”

“Mesafeler seni azaltmak yerine her gün daha çoğalttı…”

Hayata dair tek bir umudum var artık... Bir gün döneceğin.. Bu sabahta seni bir önceki sabahtan daha çok sevdiğimi düşünerek uyandım. Seni bekliyorum.. Gel artık...

Sensiz geçen günlerin anlamsızlığını yaşıyorum tüm benliğimle…
Uzakları yakın et, gel artık…

Alıntı-Sn. Can Bey'den-

Yorumlar (1) 05.06.2009
Beni tanıyanları biraz şaşırtacak bir haber, bazen rap dinliyorum. Sahiden... Sadece 2Pac ve Eminem dinliyorum ama gerçekten hoşuma giderek dinliyorum. Diğer rapçılar ya da repçiler hakkında pek bir şey bilmiyorum fakat bu iki kişinin hayatı hakkında da az biraz bilgi sahibiyim. İlgimin çıkış noktası da budur belki. Zamanında 2Pac hastası bir arkadaşım vardı, hep onun işleridir bunlar.
 
Neyse, 2Pac'ın en sevdiğim ve en meşhur şarkılarından bidir. Oldukça da önemli şeyler anlatır. O yüzden üşenmedim, oturup kafiyesini bilmemnesini bozmadan temiz bir çevirisini yapmaya çalıştım. Her durumda orijinali daha iyidir elbette fakat en azından ne anlattığı hakkında fikir sahibi oluruz diye düşündüm. Bir şans tanıyın ve dinleyin derim...
 
2Pac - Changes

Get the Flash Player to see this player.

 
Hiç bir değişiklik görmüyorum!
Sabah uyanıyorum ve kendime soruyorum,
Hayat yaşamaya değer mi?
Yoksa yok olup gitsem mi?
Sefaletten usandım artık,
Ve tokatlayacak bir cüzdan arıyorum.
Polislerin umrunda bile değil siyahlar,
Çek tetiği, vur zenciyi ve seni kahraman yaparlar.
Sat çocuklara kokaini, kimin umrunda ki sanki?
Devletin besleyeceği bir sefil daha azalır.
Önce uyuşturucuyu ver, birbirlerine düşman et,
Silahları dağıt ve geri çekil,birbirlerini öldürmelerini seyret!
"Artık isyan zamanıdır!", işte Huey böyle demişti,
Karanlıkta iki kurşun, Huey harcandı gitti.
Kardeşlerimi seviyorum, ama biliyorum,
Hiç bir yere varamayız birbirimizle paylaşmadıkça.
Artık değişiklik zamanı geldi,
Düşman gibi değil,
Kardeş gibi görmeliyiz birbirimizi.
Zaten işler böyle olmalı.
Bir kardeşimi nasıl harcarlar,
Eğer bana yakınsa?
Dönmek isterdim oyun oynadığımız zamanlara,
Ama her şey değişir ve şimdi işler böyle yürüyor.
 
Hiç bir değişiklik görmüyorum!
Tek gördüğüm ırkçı suratlar,
Yersiz nefretler, utanç duyuyor ırklar.
Ezilenler biziz, niye böyle oluyor bilmiyorum,
Daha iyi bir yer için, geçmişi unutun diyorum.
İnsanlardan temizleyin şeytanı ve doğruyu yaparlar,
Çünkü pek de farklı değiller, siyahlar ve beyazlar.
Sadece birbirimiz öldürünce eriyoruz rahata,
Gerçekçi olmak kolay değil, yaralar sarılır zamanla.
Ve biliyorum, zamanı gelmiş gibi görünse de,
Hazır değiliz siyahi bir başkan görmeye,
Bu bir devlet sırrı değil, gerçeğin ta kendisi,
Cezaevleri tıka basa, siyahlarla dolu içerisi.
Ama bazı şeyler asla değişmeyecek,
Farklı yollar göstermeye çalıştım,
Ama siz uyuşturucuya devam ediyorsunuz,
Peki söyleyin, şimdi anneler ne yapmalı?
Kardeş olmak nedir, zerre kadar anlamıyorsunuz.
"Bugün bir servet yaptım",
Peki anlat bakalım nasıl yaptın?
En iğrenç yolu seçtin,
Çocuklara uyuşturucu sattın...
Ne yazık ki işler böyle yürüyor.
 
Artık değişiklik yapmalıyız,
Bir halk olarak artık değişim zamanı geldi,
Para kazanma yolumuzu değiştirelim,
Yaşadığımız hayatı değiştirelim,
Birbirimize tavrımızı değiştirelim,
Görelim eski yolların işe yaramadığını,
Ve hayatta kalmak için,
Her şeyin bizim elimizde olduğunu...
 
Ve hâlâ bir değişiklik görmüyorum!
Bir zenci asla rahat edemez mi?
Sokaklarda savaş var, Orta DoğU'da savaş var,
Sefaleti kaldırmak için savaşmak yerine,
Uyuşturucu için savaş var.
Bu yüzden polisler bizimle uğraşıyor,
Ve ben mecbur kalmadığım tek bir suç işlemedim,
Ama şimdi geri döndüm ve karşındayım,
İzin verme seni kandırmalarına,
Sırtından vurmalarına,
Uyuşturucuyla boğmalarına!
Ayakta kalmayı öğrenmelisin,
Seni cep telefonunla görünce kıskanıyorlar,
Ama polislere söyle, buna karışamazlar.
Onlara güvenmem, saldırdıklarında kendimi savunurum,
İşte bu silahımın sesi, hoşuna gitmeyebilir belki,
Ama şunu da bil ki annem bir salak yetiştirmedi.
Bir siyah olarak yaşadığım sürece,
Her zaman silah taşımalıyım,
Ve asla rahat dolaşamam,
Çünkü hep intikamlara hazır olmalıyım.
Önceden canını yaktığım bazı serseriler,
Onca yıl sonra geri dönerler.
....
Ve işte işler böyle yürür...
Yorumlar (0) 04.06.2009
Yarım...
Yarım hissediyorum bu aralar...
 
İyiyim iyi olmasına ama yarım hissediyorum. Sanki sağ kolum yokmuş gibi, ya da tek gözüm varmış, burnumun sağ tarafı tıkalıymış, sağ kulağım sağır, sağ bacağım kangrenmiş gibi.
 
Bir çok şeye kızıyorum bazen. İçime atıyorum. Nefretimi kusmaktansa depolayıp depolayıp kimsesiz bir sahilde ayakkabılarım elimde, paçalarım sıvanmış yürürken gıdım gıdım harcamayı öğrendim galiba.
 
Söylediklerimiz havada kalıyor artık. Kelimeler sudan ucuz, kelimeler tüyden hafif. Üç günde bir aşık olanlara, onsuz yaşamayacağını söyleyenlere de, aşka çamur atanlara da gülüp geçiyorum. Bana kalırsa hayatın kendine özgü bir dengesi -ya da dengesizliği- var. Kesin yargılarla yaklaşmamak lazım hiç bir şeye. Ve sadece tutabileceği sözleri verebilmeli insan.
 
Mutluluğu mümkün olduğunca tek bir duyguya ya da tek bir olaya bağlamamaya çalışıyorum. Bunda her zaman başarılı olduğum söylenemez tabii ama hayat her şekilde devam ediyor. Geceleri pek iyi hissetmem genelde kendimi, o yüzden erken uyumaya çalışıyorum bu aralar. Sabah bir bardak soğuk su içiyorum. Spor yapmaya zorluyorum kendimi çünkü hızla kilo almaya başladım ve göbekli biri olmak istemiyorum. Yorucu bir yıl oldu ve tatili bekliyorum. Atlayıp arabama harika şarkılar eşliğinde Ege'ye doğru gitmeyi, her canımın istediği yerde durup fotoğraf çekmeyi, teknolojiden, radyasyondan, düşünce ve laf kirliliğinden biraz olsun uzaklaşmayı, sevdiğim topraklarda dolaşmayı öyle çok istiyorum ki... 
 
Bir boşluk var. Diğer yarımdan kalan boşluk o, biliyorum. Bir insan, bir şehir, bir duygu. Eksik bir şeylerim var biliyorum. Ve yine biliyorum ki bir yarım ne kadar boş kalırsa, dolduğunda o kadar değerli olacak. O yüzden beklemeye değer buluyorum. Her şeye değer buluyorum...
Yorumlar (2) 04.06.2009
Push ( 2009 - Darbe )
Büyük umutlarla olmasa da, iyi bir bilim kurgu olduğunu umarak izlemeye başlamıştım ki henüz ilk 10 dakikasında aslında pek de özelliği olan bir film olmadığı anlaşıldı ne yazık ki. Bir de baktım ki Steven Spielberg'ün Taken'ından Joel Gretsch ve Dakota Fanning'i almış, yanına da Chris Evans (bu arkadaşı beğeniyorum açıkcası), Camilla Belle ve uzuuun zamandır bir filmini izlemediğim Djimon Hounsou'yu vermişler. Oynayın demişler. Onlar da eğlenmişler.
 
Bana göre kötü bir film olmuş. Djimon Hounsou (geleceğin Morgan Freeman'ı olur mu acaba? Belki daha aksiyon yönü ağır basanı...), Chris Evans ve Dakota Fanning'in olduğu bir kadrodan beklentiler daha büyük olur, üstelik film biraz güzel olsa belki bu sayede 15 yaşında bir ufaklık olan Dakota Fanning'in her sahnesinde bacaklarını vurgulamak zorunda da kalmazdı sevgili yönetmen Paul McGuigan. Ki Wicker Park, Lucky Number Slevin gibi güzel filmler yapmış birisi daha iyisini de yapabilirdi sanki.
 
Neyse. Sorun şu ki yaz aylarında gerçekten berbat filmler çıkıyor sanırım. Neyse ki animasyonlar yaz aylarına denk geliyor genelde ve pek yakında Pixar'ın UP'ı ve elbette Buz Devri 3'ü izleyerek biraz olsun keyifleneceğiz.
Yorumlar (0) 04.06.2009
Documentarist 2009 ( 2-7 Haziran 2009 )
Şu günlerde (2-7 Haziran arasında) İstanbul'da belgesel filmleri festivali olduğunu biliyor muydunuz?
 
Belgesel derken hayvanların cinsel hayatını anlatanlardan bahsetmiyorum (ilgilenenler için onlar da vardır mutlaka), farklı farklı yapımlar var. Pamuk işçilerinden tut, balıkçılara, yalnız insanlardan tut, savaşın getirdiklerine kadar, insana çok şey katacak harika yapımlar var. Biletler de 3,5 YTL sadece. Çoğu yerde çay bile daha pahalı. Mybilet'ten yer seçerken bakıyorum ki 160 kişilik salonda topu topu iki ya da üç kişilik yer dolu. Yani salonların %98'i boş. Yazık diyorum, başka bir şey demiyorum.
 
Niyeti olan şurayı incelesin, biletleri gişelerden ya da http://www.mybilet.com'dan temin etmek mümkün.
Yorumlar (0) 04.06.2009
Benim kitap tercihlerim genelde klasiklerden yana olur. Tuhaf bir huyum var bu konuda, şöyle ki, hâlâ uzun zaman önce yazıp, klasik payesini kazanmış kitapları okurum. Yeni kitap pek okumam nedense. Kitapçıya gittim mi son çıkanların önünde maksimum on saniye dururum. Gidip direkt klasikler, çağdaş romanlar bölümüne geçerim. Benzer tuhaflıkta bir huyum da müzik konusunda var. Hayatımda bir albümünü baştan sona dinlediğim sanatçı sayısı 10'u geçmez. En güncelleri de Candan Erçetin'dir. Onun tüm şarkılarını severim. Fakat genelde albümü şöyle üstün körü dinler, hoşuma giden parçaları ayırır, diğer parçaların da bir daha yüzüne bile bakmam. Hoş değil belki fakat elden ne gelir? "Yeni çıkan kitaplar da yaşım ilerledikçe klasikleşir nasılsa, onları da o zaman okurum" diye düşünürüm. Olabilecek en tembel yaklaşım budur herhalde. Uyuzun tekiyim işte, ne yaparsın?
 
İlk defa yeni bir kitabı, çıktığı gibi okumaya kalktım, heveslendim daha doğrusu. O da çok büyük saygı beslediğim ve çok sevdiğim bir yazarın, Amin Maalouf'un son kitabı. Adı da "Çivisi Çıkmış Dünya". Bir deneme sanırım. Bu kitap anladığım kadarıyla asıl mesleği gazetecilik olan Maalouf'un evrensel politikalara yönelik düşüncelerini içeriyor. 
 
D&R'ın sitesinde dolaşırken anasayfada kocaman resmini görünce, hemen siparişi verdim tabii. Bu olay Salı sabahı gerçekleşti. Bakıyorum, en çok satanlar listesinde ikinci sırada takılıyor kitap.
 
Fakat perşembe akşamı oldu, D&R hâlâ "tedarik sürecinde" diyor. Yahu neyi, nereden tedarik ediyorsunuz arkadaş, hali hazırda "en çok satanlar "listesinde tepeye oynayan bir kitabı aynı gün paketleyip kargoya verememek ayıp bir şeydir benim gözümde. Şimdi kalksam gitsem en yakın D&R'a, ki 10 dakikadır, tomar tomar dizmişlerdir o kitabı.
 
Neyse artık, bekliyoruz.
 
Hayır, bir defa heves etmiştim, bir kitabı çıktığı gibi okuyacaktım. Fakat işimiz D&R'a kalırsa, bu gidişle kitap bana ulaşana kadar klasikleşecek! -Abartıyorum kabul- ... 
Yorumlar (2) 04.06.2009
Barcelona
 
Bekle beni, güzel şehir!
Bir gün geleceğim sana...
Yorumlar (0) 03.06.2009
Wendy & Lucy - Michelle Williams
Film festivallerinde gösterilir genelde buna benzer filmler. Hâttâ yanılmıyorsam bu film İstanbul Film Festivali'nde de gösterime girmişti. Ne bileyim, adamın yalnızlığını anlatacak mesela film. O yalnızlığı anlatırken başroldeki karakterin önce sıkıntı dolu, "bitse de gitsek" dercesine televizyon izleyişini görürüz. Sonra adam koltuğundan isteksiz isteksiz kalkar. Mutfağa gider. Dolabı açar. Bir şişe birayı alır. Dolabı kapatır. Yine açar. Bakar. Kaşınır. Esner. Dolabı kapatır. Birayı tezgaha koyar. Gider şöyle bir camdan bakar. Geri döner. Tezgahın kenarında birayı açmaya çalışır. Elini çizer. İnceden bir küfür sallar vs vs vs. gider bu. Sen de oturur izlersin.
 
Aslında o an hayata dair bir şeyler düşünmen gerekiyordur, bir takım yargılara varman bekleniyordur ama çoğunlukla aklın başka yerdedir. "Bu ne yahu?" dersin, "vaktimi buna nasıl harcıyorum?".
 
Sonra film nihayet biter. Çıkarsın. Bir ay sonra gazete senin o dandik dediğin uyuz filmin bilmem ne film festivalinde altın avokado ödülü kazandığını öğrenir, şaşırırsın. Böyle artist, papyon ya da fular takmış, saçları seyrek tiplerin yönetmenin elini müthiş bir coşkuyla sıktığını gösterir film fotoğraf da vardır altında. Temelli dumur olursun.
 
İşte bu film de, şu yukarıda profilini çizdiğim "sanatsal" yapımlara kısmen benziyor. Ama kısmen. Sadece anlatmak istediği hikaye daha basit, mesajları daha net ve zorlamadan veriyor ve en güzel yanı da hikayeye adapte olabiliyorsunuz. Ben kendimi başroldeki karakterin yerine koyup düşündüm mesela, işinin zor olduğuna karar verdim hâttâ. Basit olarak, ekonomik sıkıntılarla dolu bir yaşamda, küçük bir umutla kuzeye giden bir genç kadın ve en iyi -ve tek- dostu olan köpeğin işsizlik ve yokluktan kırılmış bir şehirdeki tecrübeleri ve bu tecrübeler üzerinden de dostluk, yalnızlık, sefalet gibi kavramlar anlatılıyor.
 
Aksiyon, macera, gerilim gibi ögeler yok bu filmde. Durgun durgun, sakin sakin anlatmışlar. Bu ruh halinde olanlar izlesin, istemeyenlere "Hızlı ve Öfkeli 4" için iyi seyirler.
 
Not: 80 dakikalık bu filmi Kelly Reichardt yönetmiş, Michelle Williams adındaki sevimli mi sevimli, güzel mi güzel canlı da başrolde. Ona göre...
Yorumlar (0) 02.06.2009
The Wackness ( 2008 - Josh Peck & Sir Ben Kingsley )
Bu filmi hiç sevmediğim gibi sinirim de bozuldu. Taşını toprağını altın yerine koyduğumuz memleketlerde lise çağındaki bir çocuğun marijuana satarak 26.000 USD parayı cebe indirdiğinin filmini yapar, bu çocuğun en büyük dertlerinin de öncelikle bir kız arkadaşı, sonrasında da ise bir arkadaşı olmamasıdır dersek, hâttâ en yakın arkadaşı da 60 yaşındaki saftirik ve problemli psikologu olduğunu eklersek nasıl bir film olduğunu da anlatmış oluruz zaten. Kadro sağlam, başroldeki delikanlı Josh Peck'e pek kanım ısınmadı ama Ben Kingsley var, Famke Janssen var, gayet rahat ve cesur bir hanımefendi olduğunu anladığımız Olivia Thirly var. Yönetmense Jonathan Levine adında bir genç. Bu üçüncü filmi ve ilk iki filmi hakkında pek olumlu şeyler söylenmiyor. Kısmet dördüncüye artık...
 
Ağzına yakışmıyorsa orta yerde "yo, yo" diye dolaşmayacaksın bence, bırakacaksın o işi olayın uzmanları siyahi dostlarımız yapsın. "Ben Kingsley vardır, güzeldir" diye izlemeye başladım, Ben Kingsley bile yetmedi sevdirmeye. "Ulan benim mi gözden kaçırdığım bir nokta var?" diye zorladım, hâttâ izleyenlerin yorumlarını inceledim -ki çoğu bayılmış filme-, yine de sevmedim. "90'lı yıllarda Amerika'da böyle çocuk olunurmuş işte" diyene eyvallah da... Yine de sevmedim, sevemedim...
Yorumlar (0) 02.06.2009