Hep bir kitap yazmak istemişimdir.
Nasıl başlayacağımı asla bilemedim. Çünkü ne yazacağımı da asla bilemedim.
Biyografik bir şeyler yazmayı çok düşündüm ama hem hayatım kitaba alınacak kadar özel bir hayat olarak görünmedi gözüme, hem de hayatta fazla bir şeye son noktayı koymuş değilim. Eğitimim devam ediyor, kariyerim sadece beş altı seneden ibaret ve iş hayatını hâlâ çözemedim. Arkadaşlarım? Her zaman daha fazlasına ihtiyacım var. Aşklarım? Rezalet. Ailem? Yazacak çok şey var aslında ama toparlayamıyorum.
Bazen aklıma çocukluğumdan bir karakter düşüveriyor, tutup "kahramanım yapayım" diyorum. Zamanımı beraber geçirdiğim bir arkadaş, bir aile dostu, çalışkan ve yorgun bir çiftçi, köyün delisi... Sonuca bağlayamıyorum. Bir yerlerde bir şeyler yatıyor, biliyorum. Ama uzanıp alamıyorum sadece, ortaya çıkaramıyorum. Hapsedilmiş bir prenses gibi kurtarılmayı bekliyor benim hikayem. Ve az kurbağa da öpmüyorum prens olacağım diye. Ama beceremiyorum.
Hangi konuyu anlatacağım, hangi kahramanlar üzerinden anlatacağım, kimin ağzından anlatacağım - anlatıcı ben mi olacağım, eğer bensem hikayedeki rolüm ne-kim olacak? Karakterlerin isimleri Türk mü yoksa yabancı mı olmalı? Hikayeyi adım adım baştan mı anlatmalıyım yoksa sonunu verip devamında o sona giden olaylar zincirini mi işlemeliyim?
Onlarca, yüzlerce, cevabını bilmediğim ya da emin olamadığım tuhaf sorular...
Oysa ben sadece bir yazar olmak istiyorum. Ne ödüllerde gözüm var ne de kazanacağım parada. Sadece yazdığım kitap, okunabilir olsun, insanların kendilerine pay çıkarabilecekleri bir eser olsun istiyorum. İstiyorum ki o karakterleri içimizden birileri olarak görelim. Sonra, isterim ki uyarlanabilir bir konusu olsun. Günün birinde, belki ben artık yokken, bir tiyatro sahnesinde, bir sinema perdesinde gösterilebilir olsun.
Farkındayım, çok şey istiyorum ben.
Ve yine farkındayım, hiç bir şey veremiyorum...
İnsanları çok seviyorum.
Ama bazen de öyle çok kızıyorum ki...
Ne kadar çok seviyoruz bilmediğimiz, uzmanı olmadığımız konularda ahkâm kesmeyi, atıp tutmayı, yorum yapmayı. Üstelik bunu yaparken öyle bir tavır takınıyoruz ki, bir yandan olabildiğince kasılarak, söz konusu işin uzmanı olan kişilere kendimizce "eleştiri" maskesi altında hakaretler yağdırıyor, o kişinin oraya gelene kadar sarfettiği tüm emek ve çabalara da iğrenç bir saygısızlıkla yaklaşıyoruz.
Anasının karnından politikacı, teknik direktör, hakem, hakim, avukat, tacir ya da hepsine birden hakim birisi olarak çıktığımızı sanıyoruz bazen. Düşünmek, konuşmak, haklar, özgürlükler falan filan... Kabul de, şöyle de bir durum var: Eskiden insanlar her aklına geleni söyleyemezlermiş. Hâttâ bazı şeyleri düşünmek bile yasakmış, nereye kaldı söylemek, yazmak? Sonra bazı asiler, "biz insanız ve düşünmek, konuşmak hakkımızdır" diyerek canları, malları pahasına savaşmış o devrin otoritesiyle. Sonunda insanlar düşünme hakkına kavuşmuşlar, konuşma hakkını kazanmışlar. Ve şimdi de öyle bir duruma geldik ki, var gücümüzle boş konuşuyoruz, bu yazı bile boş konuşmanın bir ürünüdür, bir örneğidir belki.
Ben çok sevmiyorum konuşmayı. Gittikçe daha az konuşan bir insan olmak istiyorum ve konuştuğumda da sözümü sakınmadan, terbiyemi de bozmadan, doğru şeyleri dile getiren bir insan olmak istiyorum. Biliyorum öyle kolay değil, başaramam zaten büyük ihtimalle. Ama boşa sarfedilecek tek bir cümlemi bile kendime saklasam kârdır bu dünyaya değil mi?
Bana kalırsa hiç bir ciddi sıkıntı yoktur ki insan bedeninde kendinden bir hatıra, bir iz bırakmasın. Sanırım bu yüzdendir, dertlerle pençeleşen insanların erkenden yaşlanması ve tasasız, rahat olanların da yaşını göstermemesi.
Çocukluğumun geçtiği o küçük köyde, her akşam evine dönen yaşlı çiftçileri görürdüm. Başları önde, parmaklarında birer cigara, hiç acele etmeden ama aynı zamanda da duraksamadan, her gün aynı tempoda, sanki bir robotmuş gibi geçer giderlerdi. Şimdi bile, hep başları önde gidiyor olmalarından olsa gerek, o insanları asla mutlu birileri olarak düşünemiyorum. Fakat o eski zamanların bayram günlerini hatırladığımda, bir kaç demir parayı ya da elimize ısrarla tutuşturdukları şekerleri verirken yüzlerine yazılan o tuhaf gülümsemenin beni ne kadar şaşırttığını iyi hatırlıyorum.
Mesela kiminin altından bir dişi olurdu, ki bu, o yaşlı amcaya hayran hayran bakmamızı sağlardı, müthiş bir saygınlık kriteriydi bizim çocuk kafamızda. Yılda en fazla iki kere, bayramdan bayrama gülümsediğinde görürdük o altın dişi. Ya da kiminin sesini bile duymuşluğumuz yoktu mesela. Sadece akşamları yoldan geçerken yıllarca sigara içmiş olmaları ve hâlâ da ellerinden düşürmemeleri yüzünden bir öksürük nöbeti başlardı.
En başa dönersek, öyle ihtiyarlar vardı ki yüzleri sanki tırmıklanmış, çapalanmıştı. Sayısız iz, sayısız hat yayılmıştı alınlarına, göz kapaklarının kenarları ekose bir eteğin iç içe geçen desenleri gibiydi, sakallarının altına gizlenmiş yanaklarındaki çöküntüyü bile farkederdiniz eğer dikkatli bakarsınız.
Nedense aklıma düşüverdiler bu akşam...
Bir, üç, beş, on, yirmi derken yaş ilerliyor ve eski bir fotoğrafa bakınca bir kaç yıl içerisinde ne kadar değiştiğini anlayıp hayrete düşüyor insan. Biz gençler çoğu zaman hiç yaşlanmayacağımızı sanıyoruz galiba. Hoş, kimisi de nasılsa yaşlanacağız deyip aklına eseni yapıyor. Velhasıl herkes kendince bir yol tutturmuş gidiyor. Ama bildiğim bir şey var, o çizgiler bir defa yerleşti mi yüze, artık kaybolmuyorlar...
The Firm (Şirket), The Client (Müşteri), The Pelican Brief (Pelikan Dosyası), Runaway Jury (Kaçak Jüri) ve daha bir çok film, Amerikalı yazar John Grisham'ın kitaplarından uyarlamadır. Hepsini de çok sevmişimdir. Ortak yanları ise avukatları konu alan, hukuk filmleri olmalarıdır. Zaten hukuk filmlerine bayılan birisiyim, bir de John Grisham'a aitse senaryo (daha doğrusu onun eserinden uyarlandıysa) değmeyin keyfime.
The Gingerbread Man, Kenneth Branagh, Embeth Davidtz, Robert Downey Jr., Daryl Hannah, Tom Berenger, Famke Janssen ve bu harika kadronun lideri olarak da Robert Duvall gibi oyuncular barındıran, Robert Altman gibi 7 defa Oscar adayı gösterilmiş efsanevi bir yönetmenin elinden çıkmış bir film.
Oldukça başarılı bir avukatımız var. Günün birinde şans eseri bir yemek firmasında çalışan genç bir kızla tanışıyor ve nasıl diyelim... beraber takılmaya başlıyorlar. Fakat kızın hayatında sürekli tuhaf tuhaf problemler çıkaran bir adam var: babası. Garip bir tarikata üye olan bu moruk, kız için tehdit oluşturmaya başlayınca bizim avukat da hemen olaya el atıyor tabii. Fakat sonrasında beklenmedik gelişmeler, aksiyon, macera, gerilim anları başlıyor.
Ağır başlayan, usul usul hızlanan, sonlara doğru coşan, sonunda ise yine durgunlaşan hoş bir film. Mahkeme, hukuk filmleri sevenlere tavsiye edilir.
Senaryosunu yazdığı filmlerle 3 defa Oscar adaylığı kazanmış olan Nora Ephron'un yönetmenlik yaptığı az sayıdaki filminden biriymiş bu. Şans eseri elime geçti, oturup izledim gecenin bir yarısı. John Travolta, William Hurt, Andie MacDowell, Bob Hoskins, Robert Pastorelli gibi isimler var. Ekip son derece kaliteli oyuncular barındırmasına rağmen öyle aman aman iddialı bir film yapmamışlar. Sıcak, içten, sevimli bir film yapıp, güzel müziklerle süslemiş, minik mesajlar vermiş ve yollarına devam etmişler. Dünyaya inen ve kısa bir zamanlığına da olsa insan olmanın keyfini çıkarmaya çalışan bir meleği ve onun peşindeki gazetecilerin hikayesini eğlenceli, sevimli bir dille anlatmışlar...
Güzel film bana kalırsa. Ayrıca John Travolta ağabeyimiz de dansetmeyi iyi biliyor sahiden, her filminde gözümüze sokuyor tuhaf figürlerini. Onlar için bile izlenir...
Süper kahraman filmlerini sevsem de, karikatürlerini, kitaplarını falan hiç mi hiç takip etmem, zerre kadar ilgi duymam ve hâttâ uzak dururum. Teksas, Tommiks, Red Kit falan bir başkaydı tabii çocukken, babama Kadıköy ya da Eminönü Vapur İskelesi'nden her geçişimizde bir kaç tane aldırdığımı iyi hatırlarım. Ama sonraları onlardan bile koptum.
Supermen ve Batman çocukluğumda da meşhur olan karakterler olsa da, zamanla filmleri çekildikçe Wolverine'den Elektra'ya, Iron Man'den Hulk'a ve daha bir çoğuna kadar, sayısız süper kahraman tanıdık, izledik.
Watchmen'in yazarı (belki de çizeri deniyordur, bilemiyorum) Alan Moore adlı, büyük saygı beslenen bir İngiliz. Aynı zamanda The League of Extraordinary Gentlemen ve V for Vendetta'nın da yazarıymış kendisi, ki onları da izledim. Yani Watchmen ile birlikte onun ürettiği eserler kaynak alınarak yapılan 3 ayrı filmi izlemiş oldum. Hepsini de zevkle izledim...
İşin doğrusu Watchmen'in farklı bir film olduğunu tahmin ediyordum ama izlemeden önce hakkında somut hiç bir fikrim yoktu. Her nedense Fantastik Dörtlü'ye benzer bir film olarak düşünüyordum, daha doğrusu atıyordum. Birazcık tutturmuşum, en azından birden fazla süper kahraman izliyoruz. Ama aslında tamamen farklı bir konsept söz konusu.
Şuna değineceğim, iş sanata geldiğinde İngilizler gerçekten farklı ve özgün yapımlar çıkarıyor. Herhangi bir Hulk ya da X-Men filmini izleyip, bir de V for Vendetta, Watchmen gibi filmleri izleyince arada dağlar kadar fark olduğunu görüyorsunuz.
Sonu kötüydü ama bak... Hiç beğenmedim. Daha aksiyonlu, az laflı, çok işli bir son beni daha çok tatmin ederdi ama kimin umrunda? İlginç ve güzel bir film olmuş. Rorshach'ın ses tonu için bile oturulup izlenir. O kadar....
Bu yazıların %90'ını yazdığım ve bu siteyi adam gibi ayakta tutmayı başaran bilgisayar, aslında Acer markalı, Hacer kod adlı, içi beyaz, dışı siyah, biraz irice ama çift çekirdekli AMD işlemcili, 4 gb hafızalı, 250 gb diskli, 512 paylaşımsız toplam 1280 MB'lik ekran kartlı sevimli ve çalışkan bir bilgisayardır.
Gel gelelim dün aniden, kendi kendine kapanmaya başladı. Düğmesine basıp açıyorum, bir kaç saniye sonra kapanıyor. Bataryasını çıkarıp elektrikle, elektriği boşverip şarjla denedim, bana mısın demiyor. Bu arada klavyenin üzerinde de ciddi bir sıcaklık hissettiriyor, öyle ki ellerini yakıyor insanın.
Anladım ki bizim Hacer'in bakım zamanı gelmiş. Giydim önlüğü, taktım kaskı, kaptım tornavidayı usul usul çıkardım vidalarını. Baktım içerisi alev alev. Çıkardım fanı, üfledim, püfledim, "hadi hayırlısı" deyip geri takarken bir de ne göreyim? Hava boşluklarından biri na böyle kurum bağlamış! Garibim Hacer'imin cigerleri dağlanmış. Usulca temizledim her yanını, bir güzel sildim pakladım, sonra fanını da taktım...
Yaptım bağlantılarını, bastım düğmesine...
Operasyon tamamlandı. Şimdi canavar gibi çalışıyor.
Demek ki neymiş?
Bilgisayarınız fazlaca da ısınıyor, çalışırken fanı hiç durmadan dönerek gürültü yapıyor, kendi kendine de kapanıp duruyorsa, hava alıp vermesini sağlayan gözenekleri ve fanını toz kaplamış olabilir. Bu gibi durumlarda acil müdahale önemlidir çünkü eğer fan uzun süre temizlenmezse üzerinde biriken toz fanı eskitip ağırlaştırabilir, bu da bilgisayarın çok hızlı ve aşırı ısınmasına, hâttâ alev almasına sebebiyet verebilir.
En nihayetinde fanı periyodik olarak - for example 2 ay- temizlemek faydalı bir aktivitedir...
Uygur Türkleri katledilirken, Türkiye dahil, doğru dürüst tepki veren, adalet, eşitlik, kardeşlik, dostluk, barış isteyen kaç ülke var? Çin hükümetini köşeye sıkıştırıp o insanların en azından canını kurtarmaya çalışan kaç ülke var? Kaç diplomat bunun için çalışıyor? Kaç devlet başkanı en azından parmağını oynatıyor?
Milliyetçiliğinize de, adalet, eşitlik anlayışınıza da, insanlığınıza da...
YUH olsun!
Ben milliyetçi biri değilim, her açıdan eşitlikten yanayım fakat en azından Türkiye ne pahasına olursa olsun ciddi adımlar atmalıydı bu katliama karşı.
YUH olsun!
Futbolda dönen paraları aklı almıyor insanın. 100 milyon euro'lara varan bonservis ücretleri, elit oyuncular için yıllık garanti 10-11 milyon euro'luk futbolcu maaşları ki bunların bonusları da var. İnanılmaz bir ivmeyle dönen koca bir çark olmuş artık futbol. Açıkcası gazetelerde futbolcuların kazandıkları paraları okudukça dumur oluyorum. Bu nedir kardeşim böye, bu adamlar ne yapıyor bu kadar para kazanacak? Zaten halihazırda üst seviyelerde yer alanların hemen hepsi bolluk bereket sefa içinde yaşıyor ki bizim gibi elin işinde harap olan vatandaşlar için öylesi bir yaşam hayalden de öte. Ama kardeşim yılda 30 tane maç yapan -ki bazısı o kadar bile yapmıyor- adamların milyon eurolar götürmesine itirazım var. Kimsenin umrunda değil orası ayrı...
Süper iş valla şu futbolculuk. Lüküs hayat dediğin bu olsa gerek...
Derler ki, bilgeliği ölçerken iki ayrı kıstas varmış, sabredebilme ve umut edebilme yetisi...
Ben bir çok şey için sabrediyorum, bir çok şeyi de umut ediyorum, uzun zamanlardan beri.
Ama hala aynı zibidiyim!
Yaşlanınca bilge bir amca olmak istiyorum, torunlarım beni sevsin, gençler gelsin benimle sıkılmadan sohbet etsin istiyorum.
Çok şey istiyorum...
"Whenever they's a fight so hungry people can eat, I'll be there. Whenever they's a cop beatin' up a guy, I'll be there . . . I'll be in the way guys yell when they're mad an'-I'll be in the way kids laugh when they're hungry an' they know supper's ready. An' when our folks eat the stuff they raise an' live in the houses they build-why, I'll be there."
"Ne zaman aç insanlar karınlarını doyurmak için kavga çıkarsa, orada olacağım. Ne zaman bir polis bir adamı dövmeye kalksa, orada olacağım... Sinirle bağıran adamların ve yemeğin hazır olduğunu bildikleri için neşelenen aç çocukların yanında olacağım. Ve insanlarımız büyümek ve yaşamak için yaptıkları evlerde karınlarını doyururken, orada, onlarla birlikte olacağım..."
"How can you frighten a man whose hunger is not only in his own cramped stomach but in the wretched bellies of his children? You can't scare him--he has known a fear beyond every other."
"Açlığı sadece kendi kasılmış midelerinde değil aynı zamanda çocuklarının perişan görünümlü göbeklerinde hisseden bir adamı nasıl korkutabilirsin? O adamı korkutamazsın, çünkü o, senin bildiğin korku sınırlarının çok ötesini görmüş, yaşamıştır."
Bu pek de sevimli görünmeyen hayvancağız, bir Japon su semenderi. Semender denen kertenkele/kurbağa karışımı sürüngen ırkının iri ve diğerlerinden değişik bir türü. Çok da ilgi çekici bir hayvan değil benim için. Yani değildi...
Taa ki, dün National Geographic Wild'da bir amcanın dünyanın farklı bölgelerinde semenderleri yakalayıp yakalayıp yalamasını, evet, yanlış okumadınız, yalamasını görünceye kadar. Kim böyle bir şeyi yapabilir? Özellikle de onca sene okuyup Zoolog ya da her ne haltsa olduktan sonra... Siz yapar mıydınız?
Peki neden yalıyordu adam semenderleri? Efendim bu semender denen hayvanlar kendilerini korumak için tuhaf bir madde salgılarlarmış. Adam da bu sıvının tadına bakarak semender hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu.
Ne insanlar var şu dünyada be! Önce uzuun yıllar mürekkep yalamış, yetmemiş ki şimdi de semender yalıyor!
Hayattan bir şeyler kapabilmek, bir yandan mutluluğu yakalayıp diğer yandan bilgelik kazanabilmek için, 7 yaşın altı ve 60 yaşın üstündekilerle daha çok vakit geçirmek gerekir derler. Bunlardan 7 yaş altını bir başka yazının konusu yapıp 60 yaş üstündeki ihtiyar gençlere dönelim.
Her ne kadar bazıları insanı canından bezdirecek kadar aksi olsa da, ciddi bir kısmı da onca yaşanmışlık sayesinde tecrübe küpüne dönüşmüştür. Varsın eski bir öğretmen olsun, varsın işçi emeklisi olsun, her birinin anlatacağı, öğreteceği sayısız, sonsuz şey vardır. Kimisiyle sohbet etmek gerçek anlamda keyiftir, öyle ki o koca ihtiyar bir anda en yakın dostunuz kesiliverir. Kimisi de yaşını çok da umursamadan mahallenin top oynamadan duramayan haylazlarını kovalamaktadır, ki onlarla pek sohbet olmaz. Tehdit unsurudurlar.
Bizim açımızdan durum böyle. Bir de kendileri arasındaki ilişkileri ele alalım. Kimisi hayatta her şeyi paylaşmış iki dosttur. Kimisi de, aynen bu filmde anlatıldığı üzere, hayatta bir çok şeyi paylaşmış olmakla birlikte aralarında ezeli bir rekabet olan iki aksi, huysuz, diş ve söz geçirilemeyen iki inatçı keçidir.
1993 yılına ait bu Donald Petrie filminde kariyerinde tam 8 Oscar adaylığı bulunan -bunların 2'sini kazanmıştır- Jack Lemmon, 3 Oscar adaylığı bulunan -1'ini kazanmış- Walter Matthau ve 2 Oscar adaylığı ile birlikte bir dönemin Hollywood'unun "seksi kadın" rollerine damga vuran Ann-Margret, başrolde yer alıyorlar.
Hikaye basit. John ve Max çocukluktan beri arkadaş olan fakat birbirlerinden nefret eden -aslında derinlerde kocaman bir sevgi de var-, hemen her konuda birbiriyle yarışan iki huysuz ama sevimli ihtiyardır. Emekli olduklarından beri de birbirlerinden başka uğraşacak şeyleri kalmamıştır. Gel gör ki günün birinde Ariel adında hoş bir kadın mahallelerine çıka gelir ve bizim kart horozlar için yeni bir kapışma başlar.
Şu sevimli filmlerden işte... Güldürür, ağlatır, içini ısıtır insanın. Başrollerde bu kadar kaliteli oyuncuların olmasının yanı sıra Hollywood'un eski topraklarından Burgess Meredith (ki en komik karakterlerden biri) ve güzeller güzeli Daryl Hannah'da kadroda. Hâttâ film çok tutulunca 2 yıl sonra, 1995 yılında Grumpier Old men (Daha Hınzır İki Adam) vizyona girmiş ki aynı oyuncuların yanına Sophia Loren de eklenmiş. Üstelik en az birincisi kadar da güzel bir film olmuş.
Yani bu filmleri izleyiniz, ısrar ediyorum!
Bleach izlemeyeli epey olmuştu. Bir kaç bölüm izleyeyim dedim ki şansıma taicho'ların taicho'su (taicho = kaptan ) Zaraki Kenpachi çıktı. Bleach'i duymamış ya da izlememiş olanlar için çok saçma gelebilir bu yazılanlar. Ama seviyorum animeleri, en çok da Kenpachi gibi arıza karakterleri seviyorum. Japonca da süper bir dil, hakkını vermek lazım. Gidip öğreneceğim bir gün. Bu da böyle karmaşık, tuhaf bir yazı olsun bakalım...
XP eskidi artık, Vista'yı sevemedim, Mac hala çok pahalı...
Bir de bunu deneyelim bakalım...
Steinbeck'i seviyorum. Öyle hoş, öyle farklı, öyle özgün bir tarzı var ki. Eserlerini okurken orada yazan her şeyin gerçeğin ta kendisi olduğunu öyle güzel anlatıyor ki insana, sanki insanların tümü dünya oturup o kitabı okusa, dünya daha yaşanabilir bir yer olurmuş gibi geliyor. Koca kitabın daha ilk sayfalarında, hikayenin bir parçası oluveriyorsunuz.
Gazap Üzümleri, aynen
Fareler ve İnsanlar'da olduğu gibi, Amerika'nın yüz karası fakat bugünkü dünya düzenine ön ayak olan o büyük depresyon dönemini, sevimli ve kalabalık bir ailenin yaşadıkları üzerinden acı verici bir şekilde anlatıyor. Kapitalizmin ayaklanıp toplumun çekirdeği olan çiftçiyi vurması ve ardından yaşanan o dev karmaşayı, o korkunç dönemi gözler önüne seriyor.
Ağır bir duygusallık var kitapta. Hemen her karakterin farklı farklı korkularına şahitlik ediyor, sadece biraz para kazanarak basit bir yaşam sürmek isteyen bir ailenin dramını okumuyor, yaşıyoruz adeta. Fakat bu duygusallık asla cıvık ya da tutarsız değil, kesin ve gerçekçi bir ölçüde seyrediyor. Sanırım kitabı bu kadar başarılı kılan da budur zaten.
İnsan olduğunu hatırlatıyor insana. Bazı insanların, sırf büyük çarklar dönsün diye ne tür sıkıntılar, ne tür acılar çekmeye maruz bırakıldıklarını, bir avuç hamur ve eğer şanslı bir günse bir parça etle karınlarını doyuran insanların var olduklarını düşündürüyor. Kitabı okurken, kredi borçları yüzünden toprağını kaybeden ailenin bir parçası oluyor, eski bir kamyonun tepesinde iş bulma umuduyla Kaliforniya'ya doğru yola çıkarak Amerikan Rüyası'nı kovalıyor, umutsuz, bitkin ve aç insanlarla dolu kamplarda konaklıyor, bir avuç hamurla karnını doyuruyor, kasası elli sente de olsa kayısı topluyor, cebinde parası olanlarca hor görülüyor, büyük patronların ve bankaların çarkını döndürdüğü o acımasız düzenin işkencesine maruz kalıyorsunuz. Mutlu olduğunuz günler de oluyor, az oluyor ama yok değil, gülümsüyor, şükrediyorsunuz.
Daha güzel bir kapitalizm eleştirisi okumadım ve beni bu şekilde etkileyen, bu şekilde vuran kitap sayısı da çok ama çok azdır...
Kitabın bana verdiklerini anlatmakta gerçekten zorlanıyorum çünkü kitabı, hakkını verecek şekilde anlatabilmem mümkün değil. Eleştirel bakış açısına sahip olmadığım gibi kitabı adamakıllı yorumlayacak yeterli birikime de sahip değilim. Sadece harika bir eser olduğunu ve herkese ama herkese bir şeyler katacağını söyleyebilirim, o kadar...

Her ne kadar ülkenin yönetiliş biçiminden, yöneten insanlardan vs. hiç hoşlanmasam da, her hareketlerinin eleştirilmesinden ya da yaptıkları işe yarar hiç bir şey yokmuş gibi gösterilmesinden de rahatsızlık duyuyorum. Sabahları işe giderken Nihat Sırdar'ı dinliyorum Alem FM'de ve her ne olursa olsun sabit bir açıdan bakıp, memlekete en ufak bir fayda dahi sağlamayan, sadece insanlarımız arasında zaten var olan uçurumu büyüten propagandalara şahit oluyorum. %50'ye varan bir topluluğun oyunu alan insanlardan bahsediyoruz burada, "biz halkın sesiyiz" derken, AKP yanlısı o %50'yi hiçe sayanlar samimi gelmiyor. Bugün AKP'ye oy verenlerin çoğu da biliyor ki çalma, çırpma gırla gidiyor ve ülke o kadar da iyi yönetilmiyor. Ama yine herkes iyi biliyor ki bundan önce şans verdikleri diğer insanlar, sözümona muhalefettekiler de bundan iyisini yapamadılar. E o zaman boş boş eleştirmektense, ortaya bir şeyler koymak lazım. Maliye bakanının bıyıklarıyla dalga geçileceğine benzin fiyatlarının fahişliğine dikkat çekilse, iki dakika önce asgari ücrete sadece 5 lira zam yapılması alay konusu edilirken iki dakika sonra kahvaltıda nefis sucuklu yumurta tarifleri verilirse, o 5 lira zammı alan garibanlara ne kadar samimi gelir Nihat Sırdar'ın söyledikleri? Elbette ki herkes gibi Nihat Sırdar da istiyor ki ülkede asgari ücret 1000 YTL olsun, işsizlik bitsin gitsin, insanlar toplu taşımayı kullandığına pişman olmasın ama o zaman halkın seçtiği ülke yönetimini kendince küçük duruma düşürmekle bunların hangisine olumlu bir katkı sağlıyor? Alaycı ve her şeyin en iyisini bilen bir tavırla yönetimi eleştirene kadar, yayınlarında göçün İstanbul'u ne hale getirdiğinden bahsetsin, insanların ne zorluklar yaşadığından bahsetsin, ne bileyim, işe yarar bir şeyler vardır elbet yapabileceği?
Yoksa bakanların tipiyle, Tayyip'in gemisiyle yürümüyor bu işler. Onları herkes biliyor, kimse aptal değil. Sadece şunu anlamak gerekiyor: Bu halk, bu insanlara mahkum bırakıldı. %50'lik bir kesim bu insanlara güveniyor, belki varıyla yoğuyla değil ama en azından diğerlerinden daha iyi olduklarını düşünüyor. Eğer yanılıyorsa bu %50, Kemal Kılıçdaroğlu gibi savaşın, belgeleri bulun, insanlara gösterin. Gazetelerdeki muhalefet yanlısı haberleri seçip seçip iktidarı iğrenç espiler eşliğinde eleştirmek pek işe yaramıyordur belki.
Bir de katılanlar var tabii programa. Katılıp onlar da kendilerince alay ediyorlar yönetimle. Hepsi ülke yöneticiliğinin kitabını yazmış, alanında uzman kişiler. AKP'ye oy vermedikleri için içleri çok rahat, ülkenin kötü durumunun tek sorumlusu AKP çünkü. Adamlar çözmüş olayı. Belki bunun aynısını yapan ve şuursuzca AKP'yi savunan yayıncı ve yayın organları da vardır (başta Vakit Gazetesi), onlar da başka bir yazının konusu.
Belki de ben çok ciddiye alıyorumdur böyle şeyleri, ne bileyim...
Durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı,
Durup dururken sıçrayıp kalkıyorum yarıda bırakıp yazımı,
Durup dururken rüya görüyorum bir otelde, holde, ayakta,
Durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç,
Durup dururken bir kurt uluyor aya karşı bahtsız, öfkeli, aç,
Durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçede, salıncakta,
Durup dururken mezardaki halim geçiyor aklımdan,
Durup dururken kafamda bir güneşli duman,
Durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum başladığım güne,
Ve her seferinde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...
Nazım Hikmet Ran
Geberip gidecekler ve hesap günü gelip çattığında "siz burada ne yapıyorsunuz?" derlerse, "tekbir çekerek adam yakıyoruz" diyecekler. "Ne için yaptınız bunu?" derlerse "Müslümanlık için" diyecekler. Bu nasıl bir iştir böyle?
***
Peki bugün, basit bir provakasyon yapılsa, "Madımak tekrarlanmaz, aynısı olmaz" diyebilecek birisi var mı? Bence daha beteri olur. Yeter ki birisi bir taş atsın, bir meşale yaksın. Gerisi gelir. Kimin gücü kime yeterse artık...
***
O gün orada katledilenlere Allah'dan rahmet, katledenlere ve engel olabileceği halde engel olmayanlara, o katliama destek çıkanlara da lanet diliyorum.
Uzun zaman oldu oturup doğru dürüst yazmayalı...
Dıştan sakin ve hâttâ soğuk görüp fırtınaları içinde yaşayan biriyimdir ben. Ruhsuzluk gibi değildir sakinliğim, o kadar değil ama çoğu şey için telaş da etmem. "Cool" muyum yoksa yabani mi? Bilemiyorum, umrumda da değil.
Şu son bir kaç hafta ne yazık ki bazı acı tecrübelere, sayısız vedalaşmaya, ciddi sıkıntılara ve nihayetinde de kolumu bile kıpırdatmama fırsat vermeyen bir hastalığa dönüştü.
Eğitim alanında çalışan biri olarak, insanların gelip gitmesine, işe başlayıp ayrılmasına pek de uzak sayılmam aslında. En azından öğrencilerin mezun olup gidişi ve yenilerinin gelişi gibi bir durum söz konusudur ama bu bir ritüeldir sonuçta, hiç mi hiç tuhaf karşılanmaz. Oysa öğretmenler ya da çalışanlar öyle mi? Maksimum üç beş öğretmen ayrılır, bir iki çalışan gider, yerlerine yenileri gelir ve yeni bir döneme başlarsınız. O kadar da zor değildir vedalar, o kadar da zor değildir yeni gelenlere alışmak.
Ama bu defaki ağır oldu. Çok insan gitti, neredeyse kurumun yarısı, tek bir günde gidiverdi. Sevdiğimiz, yıllarca çok şey paylaştığımız, üzerimizde çok emeği olan onca insanı 1 Temmuz itibariyle uğurladık. Geride kalan az sayıda insandan biri oldum. Mezuniyet törenleri eğlenceli olurdu önceden, bu sene gözyaşlarıyla geçti, çünkü sadece öğrencileri uğurlamadık, öğretmenlerimizi ve geri hizmet kadromuzu da.
Bünyesi çok güçlü birisi olmama rağmen bu süreç beni epey etkilemiş. İlk defa psikolojimin fizyolojimi etkilediğine şahit oldum yazın ortasında hastalanınca. Bir kaç gün önce aniden halsizleşiverdim, akşam eve geldiğimde yürüyecek halim kalmamıştı. Mahvetti beni bu hastalık. Ancak kendime gelebildim...
Yazdıklarımı şöyle bir okudum da olumlu hiç bir şey söylememişim. Demek ki pek olmamış. Kahretsin!
Hayat devam ediyor neyse ki...