Kendimi hep bir ev olarak düşündüm. Hep, içinde yaşadığım şey oldum. Büyük olmama gerek yoktu. Güzel olmama bile gerek yoktu. Sadece benim olması gerekiyordu. Olmam gerektiği şey oldum. Kendime bir hayat kurdum. Kendime bir ev yaptım...
George Monroe (Kevin Kline), Life As a House, 2001...
Hâlâ hayal kurabilmek...
Göz kapaklarımızın ardında yeni bir dünya oluşturmaktan kim alıkoyabilir ki bizi? Sonsuzluğun tanımı değildir de nedir bu?
Gerçekleşmeyen tüm o hayallere, burun kıvıran tüm o çevreye, aklından önce çenesi çalışan o iflah olmaz kitleye, alayına inat, alayına isyan, hayal kurmayı kimse çalamaz, tekeline alamaz, engel olamaz.
Mantık kurallarıyla yüzde kaçı açıklanır evrenin ve içinde olan biten herşeyin?
Biz insanlar bazen yalnızlıktan öylesine bıkıyoruz ki... O azılı düşmanımız, sevgilimiz olup çıkıveriyor. Uzun zaman yalnızlığı yaşadıktan sonra "Yalnız olmayı seviyorum" cümlelerini kurmaya başladığımız zamanlar bana göre fazlasıyla umutsuz zamanlardır artık. Muhtemelen o cümleler dudaklardan dökülürken, zoraki bir gülümseme yayılmıştır yüze. Ama zoraki işte... Bazen içinde bulunduğunuz durum öyle tuhaf bir dramdır ki, sebepsiz bir kahkahanın peşinden usulca gözyaşları dökülüverir. Sen iyisindir, sen hoşsundur, kendi halindesindir ve dünyaya kapatmışsındır kapıları. Ne de olsa kendi başına da idare edebiliyorsundur, "sonuçta kim dimdik durabilmek için başkasının bacaklarına ihtiyaç duyar ki" diye sorarsın ve o yalancı özgüven
Gel gör ki, çevremizde sevdiğimiz insanlar olduğu ve hayatı onlarla yaşama hayali, sonsuz ve karşı konulmaz bir çekiciliğe sahiptir. Hangi normal insan doyasıya yaşanabilecek bir mutluluğun sıradan bir karakteri olmak yerine sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen bir dramın baş kahramanı olmayı tercih eder ki?
Acı gerçeği Leo Buscaglia söylemiş;
Başkalarına ihtiyacımız var. Sevmek ve sevgi görmek için başkalarına ihtiyacımız var. Hiç şüphe yok ki, tüm bunlar olmadan, biz de, terkedilmiş çocuklar gibi, büyüyemez, gelişemeyiz, deliliği hâttâ ölümü isteriz...
Bird York'dan gelsin, In The Deep...
"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır...
Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur...
Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."
Bu eseri bir çok farklı formda duymuş olabilirsiniz, hiç duymamış da olabilirsiniz ama zor. Özellikle sinema hastaları, yabancı filmlerde asker cenazelerinde mutlak surette duymuşlardır. Çünkü o sahnelerde yüzde doksan bu harika eser çalar. Bir çeşit ilahi diyebiliriz sanırım. Mehter Marşı'nın batı versiyonu da diyebiliriz belki. İnanılmaz sayıda farklı versiyonu var, neredeyese yorumlamayan kalmamış bu eseri. Ben gayda versiyonuna bayılıyorum. Sözsüz olan ve İskoçların bizim Karadenizlilerin tulumuna çok benzeyen milli çalgıları gayda ile icra edilmiş bu versiyon Braveheart (Cesur Yürek) adlı filmde yer almıştır. Harika bir koro, harika bir eser. Hüznü yakalayın....
Nihayet cümle alemin beklentisi gerçekleşti ve Barack Obama, hem de ciddi bir farkla Amerika'nın yeni başkanı seçildi. Tabii adamın verdiği "değişim" mesajı ve böyle bir yarışta kendi varlığının dahi başlı başına bir değişim olması, kampanyasını inandırıcı ve ciddi kılan en önemli faktörlerdendi desek doğru olur herhalde. Neyse, benim amacım Obama'nın kampanyasını, politikalarını ya da vaad ettiklerini incelemek değil, binlerce kilometre uzaklardan kendisine gösterilen ilginç sevgi gösterisine dikkat çekmek.
Efendim Van'da, bizim yüce Türk milletimizin örnek temsilcileri, yerli halktan bir grup, koca bir meydanda toplanıyor ve Obama'nın başarısını alkışlıyor, ona sevgi gösterilerinde bulunuyor.
Yetmiyor, daha da ileri gidiyorlar. ABD'nin 44. başkanı olacak olması sebebiyle tam 44 adet koyun kesiyor ve akan kanı Obama posterlerinde (artık nerden buldularsa onları da, ilginç insanlar yahu!) Obama'nın alnına sürüyorlar.
Hâttâ, Beyaz Saray'a şevgi, şefkat ve huzur götürmesi için bir gözü mavi, bir gözü yeşil, sevimli mi sevimli, güzel mi güzel bir de Van Kedisi yolluyorlar kendisine!
Eleştirmiyorum ya da kınamıyorum, dalga geçmiyor, aşağılamıyorum elbette. Tuhafıma gidiyor sadece, diyorum ya, değişik insanlarız biz.
Anadolu Sigorta reklamı.
İlk gördüğüm günden beridir hayranım bu reklama. Bütün reklamlar böyle olsun, zeka fırlasın, ilgi çeksin, tekrar tekrar izletsin diyeceğim geliyor ama nerde....
Güldürme garantili, harika bir reklam bence.
Not: Bebişin hareketlere dikkat!

Kaç defa aşık oldum bilmiyorum, otobüste öylece uyuyan kızlara... Herhalde İstanbul trafiğinin ve toplu taşımacılarının, hayatımıza soktuğu en ilginç deneyimlerden biridir bu. Otobüs aşkları, o yarım bilemedin bir saatlik sonuçsuz, zararsız ve beklentisiz (en azından benim için hep böyle olmuştur) aşklar.
Eğer gerçekten uyuyorsa direkt bakabilirsiniz, eğer uyumuyor, sadece başını cama dayamışsa periyodik olarak inceleyebilirsiniz fakat işin sarkıntılığa dönmemesi, kıza ve çevreye rahatsızlık verip ortamın sapığı haline gelmemeniz için sık yapmamanız tavsiye olunur. Sonuç itibariyle insanların sanki bir sapıkmışsınız gibi bakması hoş bir durum değildir, hele ki ortamda zararsız ve art niyetsiz bir sevgi söz konusu ise.
En iyi ve kusursuz olan tek yok, otobüsün camlarıdır. Özellikle geceleri kolaydır bu, camdaki yansıma sayesinde otobüs aşkınızı uzun uzadıya inceleyebilir, bir önceki otobüs aşkınızla benzer ve farklı yönlerini karşılaştırabilirsiniz. Otobüste aşık olmak bir başkadır. Kapılar açılıp merdivenden indiğinizde ve az önce sırıksıklam aşık olduğunuz o kız öylece uzaklaşıp gittiğinde etkisini gösteren hüzün dahi tatlıdır. Zaten sırf profilden görünüşüne aşık olduğunuz o kızı artık göremediğinizde, aşkınız da saman alevi gibi söner gider. Ne de olsa hakkında güzel olduğundan başka hiç bir şey bilmediğiniz bir insandı kalbinizi yolculuk boyunca çalan...
Metroda da olur bu, metro camları daha güzel yansıtır hâttâ. Ama ben klasikten yanayım, otobüsü tercih ederim. Hem metroda yeterince varamıyorsun tadına, iki dakikada ayırıyor sizi o hain raylar...
Ben ne zaman aşk doktoru olduysam artık...
Tiyatro sonrası eve dönüşte aklımdaki tek şey uyumak idi aslında. Taa ki o ilginç otobüste, o ilginç uyarı ve o ilginç reklamı farkedene kadar.
Cevahir-Mecidiyeköy arasını sadece bir kaç dakikada katettikten sonra güç bela yetiştiğim kıtalararası sefer yapan Mercedes marka belediye otobüsünde boş yer bulup çöker çökmez yaptığım ilk iş, cep telefonumu kapatmak oldu. Çünkü otobüsün hemen her yerine "lütfen cep telefonunuzu kapatınız" mahiyetinde yazılar ve işaretler yapıştırılmıştır ve ben de aklımca duyarlı vatandaşım ya, hemen kapıyorum telefonu. Öyle sessize alıp arada göz ucuyla kontrol etmekten falan bahsetmiyorum, direkt kapıyorum cihazı. İşte o akşam da aynen öyle yapmıştım ki...
Herhalde son seferi olduğu için gaz pedalına hunharca yüklenen şoförün her virajda salladığı, her tümsekte hoplattığı biz değersiz yolcular tutacaklardan destek almayı denedik. Tutacak derken nelerden bahsettiğimi iyi biliyorsunuz, hani ayakta duran yolcuların tutunmak amacıyla kullandıkları, otobüs tavanına monte edilmiş demir çubuklara kelepçelenip sarkıtılmış plastik malzemeleri diyorum. Eskiden bildiğimiz, standart tutacaklardı onlar. Son dönemlerde ise o tutacakların şekli değiştirildi ve İETT o tutacaklara dahi reklam alıyor artık.
Bu defasında reklam aldıkları şirket ise, dünya telekomunikasyon devlerinden "Vodafone".
Otobüste cep telefonu reklamı olmaz mı? Elbette olur, gayet normal. Ama reklamın içeriğinde "bir elinizle tutunurken diğer elinizle de Vodafone Messenger'ı kullanabilesiniz diye yaptık bu Vodafone Messenger Tutungaçlarını" yazıyorsa, işler değişir. Çünkü o otobüste cep telefonu kullanmak yassah gardaşım yassah!
Otobüslerde cep telefonu kullanmanın, fren sistemlerine zararlarının olup olmadıklarını bilmiyoruz. Daha doğrusu yetkililer "evet, zararlıdır, telefonların yaydığı titreşim ve dalgalar, aracın bilgisayarlı fren sistemini yanıltabiliyor" diyor, bir çok kişi ise (kimisi işin uzmanı olduğunu da iddia ediyor) böyle bir olayın mümkün olmadığını iddia ediyor. Ben de katılıyorum buna. Neden katılıyorum, şöyle bir sağlama yapıyorum. Diyelim ki otobüs seyir halinde ve tüm yolcuları cep telefonlarını kapatmış. Yani otobüs içerisinde yetkililere göre bir sorun yok. Fakat, otobüsün geçtiği yolun kenarında yürümekte olan ve o an cep telefonuyla konuşan bir vatandaşın telefonu dalga yaymıyor mu? O dalga da otobüsü etkilemez mi? Otobüste bu dalgayı engelleyecek bir cihaz olamaz çünkü otobüs içerisinde cep telefonuyla şebekeye bağlanıp, konuşabiliyor, mesaj atabiliyorsunuz. Dolayısıyla otobüs içerisinde cep telefonu kapalı olsa bile, otobüs dışındaki sinyaller pekala fren sistemini etkileyebilir. Ya da engelleyemez, bilmiyorum, sinyalizasyon uzmanı değilim. Bildiğim bir şey varsa, o da İETT'nin Vodafone Messenger Tutacağı reklamı aldıktan sonra, bir gün otobüsleri ağaca tosladığında "yolcular cep telefonlarını kapatmamış" mazeretini öne sürme hakkının olmadığıdır.