El Clasico : Real Madrid, Barcelona'yı ağırlıyor...
İki takım da aynı puanda, liglerinde uzun zamandır yenilmiyorlar ve bu maça şampiyonu belirleyecek maç gözüyle bakılıyor. Bu gece, uzun zamandır beklenen gece... Santiago Bernabeu'da Real Madrid, Barcelona ile karşılaşıyor...
Santiago Bernabeu : Real Madrid'in mabedi...
Takımlar Real Madrid ve Barcelona olunca, bu kadar müthiş kadroların içerisinde kilit oyuncular dünya standartlarının en üst seviyesinde top oynayan Messi ve Ronaldo'yu bir kenara bırakırsak takımların en zayıf noktaları oluyor, ki bu da zaten kabak gibi ortaya çıkıveriyor. Real Madrid'de savunmanın göbeğindeki Garay ve Albiol ile onların hemen önündeki Gago'nun performansı yüksek olmak zorunda. Barcelona'da ise çapsız Busquets, çok kilit bir noktada, yine Puyol, çok kaliteli bir oyuncu olmasına rağmen Ronaldo ve Marcelo gibi genç ve hızlı-teknik oyuncular karşısında zorlanabilir.
 
Her şeyi bir kenara bırakınca bu maç Real - Barca rekabetinin yanı sıra Ronaldo - Messi rekabetinin de devamı oluyor. Bakalım son zamanlarda iyice kendini kaybedip kontrol edilemez bir güç haline gelen Messi'yi, en büyük rakibi Ronaldo çelmeleyebilecek, kündeye getirebilecek mi? Bakalım kim kimin belini bükecek! Heyecanla bekliyoruz...

pi, Spor, Yorumlar (0) 4/10/2010
Bize dört kebap, ortaya da avrupa kupası!
Bu çılgın Liverpool taraftarları 25 Mayıs 2005'de Şampiyonlar Ligi finali için geldikleri İstanbul'da böyle bir pankart açmışlar... Alem bunlar alem... Kupayı da kazanmışlardı zaten.
 
Yalnız 3 kişiler... Demek ki aralarından biri iki porsiyon götürüyor kebabı! Eeee, yerine göre hakkı da var yani...
 

pi, Spor, Yorumlar (0) 4/9/2010
Live Football Online - World CupBirleşik Krallık kaynaklı bu güzel siteye üye olup dünyanın çok çeşitli yerlerindeki maçları internet üzerinden takip edebiliyorsunuz. Yaptıkları işin tamamen legal olduğunu savunuyorlar ve halihazırda 50.000 üyeleri olduğunu belirtiyorlar ki bana kalırsa ücretli üyelik sistemiyle çalışan bir site için müthiş bir rakam. Önümüzdeki yaz dünya kupası maçlarını da canlı yayınlayacaklarmış dolayısıyla önleri açık gibi duruyor.
 
Şöyle bir kenar köşeye kaydedelim de...  Belki lazım olur birilerine...

pi, Spor, Yorumlar (0) 3/25/2010
Eyvah Eyvah (2010)
Güzel film olmuş. Ata Demirer ve Demet Akbağ gayet uyumlu, ustaca yapmışlar işlerini. Senaryo klasik ne yazık ki ve biraz da aceleye gelmiş gibi sanki, aslında konular daha derin anlatılabilirdi bana kalırsa, bazı şeyler fazlasıyla havada kaldı ama neredeyse küfürsüz, sade komikliğiyle eksikliklerini kapatıvermiş film. Bütün salon filmin  bir çok yerinde kahkahalar atıyordu daha ne olsun! İnsanlar eğleniyorsa senaryoyu bilmem neyi fazla diline dolamayacaksın onu bilir onu söylerim.
 
İzlenmesi, desteklenmesi gerekir. Gerekir ki bu tip yapımlar çıkmaya devam etsin...

pi, Yorumlar (0) 3/9/2010
Futbol garip bir oyundur. Ve bazen sadece bir oyun da değildir. Her sezon, sayısız oyuncu göze batıyor ve sayısız oyuncu gözden düşüyor. İlgiyle takip ettiğimiz oyuncular oluyor ve bazılarını görünce de kanal değiştiriyoruz. Hâttâ bazen oyuncuları takımlardan önce tutuyoruz. Mesela bir Milan maçını eğer Milan'da Ronaldinho yoksa kolay kolay izlemem. Eğer Ronaldinho oynuyorsa da maç boyu top ona gelsin diye beklerim. Aslında Milan İtalya'daki favori takımımdır ama o sempatiyi beslememi sağlayanlar belilrli futbolculardır, mesela bir dönem boyunca Shevchenko idi bu figür ve şimdilerde de Ronaldinho.
 
Cristiano Ronaldo, küçüktü küçücüktü...
 
Bazı futbolcular, arenaya öyle bir giriş yapıyorlar ki, rüzgarından başınız dönüyor bir defa. Mesela Cristiano Ronaldo onlardan biridir. Örneğin şu eskimiş lisans kartındaki küçük çocuğun bir gün dünya futbolunun en büyük yıldızlarından biri olacağını kim tahmin ederdi?
 
Cristiano Ronaldo, büyüdü adam oldu...
 
Muhtemelen kimse. Ki zamanından Portekiz'in Sporting Lizbon'undan İngiltere'nin Manchester United'ına transfer olduğunda da beklentiler bu kadar büyük müydü acaba? Elbette bu tip büyük kulüpler transfer yaptıklarında aldıkları oyuncunun potansiyelinin farkındadırlar ama Ronaldo’nun gösterdiği gelişim muazzam. Kaldı ki transfer edenler bunu bekleseler dahi dünya müthiş yeteneklere sahip olup bunu özellikle de parayı bulduktan sonra kullanmayan/kullanamayanlarla doludur. Ronaldo unutulmaya aday bir hikaye olmaktansa yazılmaya devam edilen bir destana dönüştü. Geçtiğimiz sezon sonuna kadar sergilediği performans onu dünyanın en iyi futbolcuları arasına soktu belki ama dünyada da Manchester United ve Portekizliler dışında seveni pek yoktu. Çünkü fazlasıyla şovmen ve kibirli, kısacası artistin tekiydi. Ve nihayet bu sezon başında İngiltere'nin soğuk ikliminden kopup memleketi Portekiz'in komşusuna, Akdeniz'in güzel ülkesi İspanya'nın efsanevi kulübü Real Madrid'e geçti. Bu, 93 milyon euro'luk rekor bir bonservis bedeliyle oldu ve kendisi de yılda sırf Real Madrid ile olan sözleşmesinden 13 milyon euro kazanıyor. Sponsorlar ve diğer gelirlerini düşünemiyorum dahi. Fakat sahada gördüğümüz Ronaldo, "bu çimlerin kralı benim" diyor. O müthiş bonservisi de her oyuncu kaldıramaz zaten. Bu mental açıdan da ne kadar üst düzey olduğunun göstergesidir.
 
Francesco Totti : Büyük kaptan!
 
Francesco Totti. Rakibe tükürmek, tekme sallamak, hakemi ve seyircileri galeyana getirmek, kendini yere bırakmak... Bu tip hareketleri düzenli olarak yapar. Fakat zamanından kendisinden haz etmememin sebebi bu değildi. Neydi onu da bilmiyorum. Bazen bazı insanlara bir türlü ısınamazsınız. Belki bu hareketleri tuz biber olmuştur. Ama zaman değişiyor, düşünceler olgunlaşıyor. Artık bir kaptanın, bir liderin, sahadaki isyanı ateşleyen ilk adam olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu iyi yapan adam Hagi idi mesela. Her hareketiyle takımı şaha kaldırırdı, 2000 UEFA Kupası finalinde uzatmalarda atılmasıyla dahi. Totti'de böyle bir lider. Yıllardan beri Roma takımının kaptanı ve Roma o sahada olmadığı zaman zorlanıyor. O sahada olduğunda ise zirveye oynayan bir takıma dönüşüyor. Uzaktan şutları, müthiş pasları, çoğu zaman çılgınca penaltılarıyla artık 33'üne gelmiş olsa da Roma maçlarında gözler onu arar. Tam bir general edasıyla yönetir takımı ve öyle ya da böyle bir sonuca ulaştırır. Bence Totti'yi bu kadar beğenmemi sağlayan şey bendeki liderlik anlayışının değişmesidir.
 
Devamı gelecek...

pi, Spor, Yorumlar (0) 3/9/2010
Aslantepe  - Türk Telekom (TT) Arena
Galatasaray'ın yeni stadının, bacak kadar boyum yokken gündemde olduğunu hatırlarım. Ne yönetimler, ne başkanlar, ne kadrolar, ne hocalar, ne taraftarlar geldi geçti, nitekim yıllar da geçti ve ben çoluğa çocuğa karışacak yaşa geliyorum, nihayet bizim stadyum hayali ete kemiğe büründü. Gönül Ali Sami Yen'de kalacak elbet ama yeni arenamızın da hakkını vermek gerek, müthiş görünüyor...
 
Ne hikmetse gece de rüyama girdi, yeni yapılmış stadda buldum kendimi...
 
Hayırdır inşallah...

pi, Spor, Yorumlar (0) 3/8/2010
2008 Oscar'larından bir kare: Daniel Day Lewis (There Will Be Blood) - Tilda Swinton (Michael Clayton) - Marion Cotillard (La Mome) - Javier Bardem (No Country for Old Men)
 
En çok ödül kazanan oyuncular listesinde de başı Katharine Hepburn çekiyor. Kazandığı 4 ödülün 4'ünü de "en iyi aktrist" dalında, başrol oyuncusu olarak kazanmış. Hemen ardından 3 Oscar'lı Jack Nicholson geliyor yine. 1976'da One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975 - Guguk Kuşu), ardından Terms of Endearment (1983 - Sevgi Sözcükleri) ve son olarak As Good As It Gets (1997 - Benden Bu Kadar) ile heykelciği kaptı. Fakat bunlardan birinde (Terms of Endearment), "en iyi yardımcı erkek oyuncu" dalında aday gösterilmişti. Çok iyi bir başrol oyuncusu olmasının yanında, çok iyi bir yardımcı oyuncu da olabilen, komple bir aktör profili çıkıyor sonuçta ortaya. Üçüncülüğü ise iki oyuncu paylaşıyor. İlki Ingrid Bergman. 1944, 1956 ve 1974 yıllarında 3 Oscar kazanıyor. Toplamda da 7 adaylığı var. Yine Bergman da Oscar'larından birini yardımcı oyuncu dalında kazanıyor. Yine 3 dalda Oscar kazanan bir başka oyuncu da zamanının önde gelen yıldızlarından Walter Brennan. O ise 4 adaylıktan 3'ünü ödülle sonuçlandırmış. İşin ilginç tarafı, Brennan'ın tüm adaylıkları yardımcı rolde. Yani kendisi başrol oyuncusu değil. Fakat gerçekten iz bırakan bir aktör olduğunu düşünüyorum. Bunu da burada belirtmişim, 2 yıldan fazla olmuş.
Jack Nicholson, Ann-Margret ile...
Biraz da yönetmenlerden bahsedelim. En çok adaylığı elinde bulunduran yönetmen 1937 ile 1960 arasında tam 12 defa aday gösterilen William Wyler. Bu neredeyse her iki yılda bir adaylık oranına denk geliyor. Daha bile fazla. 23 yılda 12 adaylık. Olağanüstü. İkinci sırada ise Billy Wilder var. O ise 8 defa "en iyi yönetmen" dalında aday olmuş. O da 2 kere evine götürmüş ödülü. Fakat Billy Wilder'ın daha farklı bir yönü de var. O da yönetmenlikten ayrı olarak senaryo ve yapımcılık dallarında da aday gösterilmiş olması. Tam tamına 12 kez "en iyi senaryo" dalında aday gösterilen Wilder, bu adaylıklardan da 3 adet Oscar kazanmış. Ve bir Oscar adaylığı da yapımcılık dalında var, o adaylığı da heykelciği kazanarak sonuçlandırmış. Yani toplamda tam olarak 21 adaylık ve 6 Oscar sahibi bir efsaneden bahsediyoruz.
 
Ünlü yönetmen William Wyler, Barbara Streisand ile... (1977)Hem yapımcı, hem senarist hem de yönetmen dallarının hepsinde birden ödül kazanarak üçlü çeken yönetmenler de var. Bunlardan biri az önce bahsettiğimiz Billy Wilder idi. Wilder 1960 yılında The Apartment (1960 - Garsoniyer) ile üçlü yapmıştı. Bunu başaran diğer isimler ise, Leon McCarey, Going My Way (1944) ile, Francis Ford Coppola, The Godfather, Part 2 (1974 - Baba 2) ile, James L. Brooks, Terms of Endearment (1983 - Sevgi Sözcükleri) ile ve Peter Jackson, he Lord of the Rings: The Return of the King (2003 -  Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü).
 
Anlatılacak hikayeler çok ama şimdilik bu kadar. Artık bu senenin sonuçlarını bekleyelim. Sanırım Pazar gece yarısından itibaren NTV Oscar törenini naklen yayınlayacaktır. İlgisi olanlara duyrulur...

Eniyle boyuyla Oscar
7 Mart 2010 Pazar gecesi Oscar ödülleri sahibini buluyor. Kim ne derse desin, dünyanın sinema sanatındaki en prestijli ödülleridir bunlar. Bu ödüllerin sahibi belirleyen Amerikan Film Akademisi ya da kısaca Akademi'nin bir çok tercihi hemen her dönemde şiddetle eleştirilse dahi sonuçta Oscar adayı filmler bekleniliyor ve gösterime girdiği zaman da gidip izleniliyor. Beğenilirse ne ala, beğenilmezse de sanki o jürinin üyeleri yakın dostlarımızmış ya da biz olaya onlardan çok daha hakimmişiz edasıyla "akademi yine yaptı yapacağını! bu filme oscar verilir mi? Hollywood işte!" der geçeriz. Halkımızın genel karakteristiğinden, "kültür mozaiğinden" nadide bir örnektir.
 
Neyse, eskiden 5 filmin yarıştığı "En iyi Film" dalında bu seneden itibaren 10 film yarışıyor. Oscar adayları diye aratıp bunları kolaylıkla bulabilirsiniz zaten. Benim değinmek istediklerim ise Oscar'ın enleri.
 
14 dalda Oscar adayı, 11 Oscarlı TitanicÖrneğin James Cameron'un yönettiği, Leonarda DiCaprio ve Kate Winslet'lı Titanic toplam 14 dalda Oscar adayı olmuş. Bu bir rekor. Ama Titanic bu rekora tek başına sahip değil. Joseph Leo Mankiewicz'in yönettiği 1950 yapımı, Bette Davis, Anne Baxter, Celeste Holm, Marilyn Monroe, Thelma Ritter gibi zamanın meşhur oyuncularından oluşan kadrosuyla All About Eve (Perde Açılıyor) da tamı tamına 14 ayrı dalda adaylık kazanmış. Titanic ve All About Eve arasındaki adaylık sayısındaki eşitliği Titanic ödüllerde ezici bir üstünlükle bozuyor. All About Eve 14 adaylıktan sadece 6'sında Oscar kazanırken, Titanic toplam 11 ödülle aslında bir başka dalda daha rekor kırıyor. Bu da, en çok ödül kazanan filmler dalı elbette. Neyse ki burada Titanic'ten da başarılı filmler var. Titanic 14/11 ile en çok aday gösterilen ve heykelciği kazanan filmler arasında ama 12 dalda aday gösterilen 1959 yapımı Ben-Hur da aynı sayıda ödül kazanmış. Titanic 14/11, Ben-Hur 12/11 iken, daha da iyisi, 11 adaylıkta 11 ödülü de götüren The Lord of the Rings: The Return of the King. Peter Jackson'ın Yüzüklerin Efendisi serisinin üçüncü ve son filmi, %100'lük bir başarı oranıyla yarışmış.
 
En çok aday gösterilmede, 14 adaylıklı Titanic ve All About Eve'den sonra, tarihte 13 defa aday gösterilmiş tam 9 film bulunuyor. Gone With The Wind (Rüzgar Gibi Geçti, 1959), From Here To Eternity (1953 - İnsanlar Yaşadıkça), Shakespeare in Love (1998 - Aşık Shakespeare), Forrest Gump (1994), Chicago(2002), Mary Poppins (1964), Who's Afraid of Virginia Woolf (1966 - Kim Korkar Hain Kurttan), The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring (2001 - Yüzüklerin Efendisi : Yüzük Kardeşliği) ve son olarak The Curious Case of Benjamin Button (2008 - Benjamin Button'un Tuhaf Hikayesi), tam 13 defa aday gösterilmişler. Tabii ki kazanma sayıları farklı ama ilginç olan bir nokta var, bu filmlerin arasından Mary Poppins, Who's Afraid of Virginia Woolf, The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring ve The Curious Case of Benjamin Button bu kadar çok dalda aday gösterilen filmler olmalarına rağmen "En iyi Film" Oscar'ını kazanamadılar. Yani onlardan daha az dalda aday gösterilen filmlere kaptırdılar ödülü.
The Lord of the Rings : The Return of The King
Titanic, Ben-Hur ve The Lord of the Rings: The Return of the King, 11 dalda ödül kazanarak bu alanın liderleriydi. Şimdi onların takipçilerine bakalım. Tarihte 10 dalda ödül kazanan tek bir film var, meşhur müzikal West Side Story (1961 - Batı Yakasının Hikayesi). 11 dalda aday gösterilmiş ve 10 dalda ödülü kazanmış. Üçüncülüğü ise 3 film paylaşıyor. English Patient (1996 - İngiliz Hasta), Gigi (1958) ve The Last Emperor (1987 - Son İmparator) 9 ödülle efsaneleşmiş.
 
Katharine HepburnOyuncular bazında istatistiki bilgiler verecek olursak, en çok aday olanlarla başlayalım. İlk sırada, insanın ağzını açık bırakacak bir şekilde tamı tamına 16 adaylıkla Meryl Streep yer alıyor. En son geçtiğimiz yıl Julie & Julia (2009) ile aday olan efsanevi aktristin insanın ağzını açık bırakan bir başka yönü daha var. Sadece 2 kere Oscar kazanmış olması. Düşünün, 16 kere aday gösteriliyor ama sadece ve sadece 2 kere kazanıyorsunuz. İlginç, neredeyse üzüleceğim yani. En son Oscar'ını da 1983 yılında kazanmış. O yıldan bu yıla tam 12 kez aday gösterilmesine rağmen ne hikmetse hep adaylığıyla kalmış. Neyse, ikinci sırada ise başka bir efsane, Katharine Hepburn var. O da kariyeri boyunca tam 12 defa aday gösterilmiş ki bunlardan 4'ünde ödülü kazanmış. Hepburn ile ikinciliği paylaşan diğer kişi ise günümüzde de popülaritesini ve karizmasını koruyan Jack Nicholson. Onun da 1970 ile 2003 arasında 3'ünü kazandığı 12 adaylığı var.
 

Get the Flash Player to see this player.

Neşeli Günler'de Ziya, Gülen Gözler'de Vecihi, Sultan'da Bahtiyar, Kibar Feyzo'da Maho Ağa ve daha ne filmlerde ne karakterler, ne roller...
 
Benim gözümde bir numaradır Şener Şen. En meşhur sahnelerinden biri de budur, bir semt kahvehanesinde Cibicibicis marka traş köpüğü hediyeli Cibicibicis marka traş bıçağı satmaya çalıştığı bu sahneyi hatırlamayan yoktur herhalde.
 
En iyi jilet budur! Dünyanın bütün meşhurları bununla traş oluyor. İngiltere kralı (!), rahmetli başkan Kennedy, Taçsız Kral Pele, Beckenbauer, kaleci Mayer, Nadia Comaneci, Brigitte Bardot, Fenerbahçeli Cemil! Hepsi şöhretlerini bu bıçağa borçludurlar! Evet, denemesi bedava, hem de hiç para vermeden! Bakın, mesela şu vatandaşın sakalı uzamış. Şimdi iki dakikada susuz sabunsuz, bu iş hallolacak. Bakın abiler, fennin son harikası, alaman mucizesi, bütün meşhurların bıçağı...

Get a life, bro!
Vınn'layıp durmayın kardeşim her yerde! İşiniz bunu gerektirmiyorsa vınn'lamayın!
 
Evde, işte, okulda zaten internete girebilenler! Sözüm size!
Kahve içmek için bir cafeye gidiyorsanız, varsın internetiniz olmasın! Sakin sakin kahvenizi için, temiz hava alın, gözleriniz dinlensin, kafanız rahat etsin iki dakika!
 
Varsın twitter'ınızda "kahve keyfi @starbucks" yazmasın, varsın facebook'da farmville'inizdeki patlıcanların hasadı geciksin... Ne olmuş?