In The Name of The Father ( 1993 - Babam İçin )Yine 90'lardan, Jim Sheridan'ın ortalığı altüst eden filmler yapıp, dünyayla, İngilizlerce dalga geçtiği, o burnu havada, o kibirli insanların nelere sebebiyet verdiğini ve nelere göz yumduğunu tüm dünyaya gösterdiği zamanlardan bir film.
 
Başrolde elbette Jim Sheridan'ın favorisi, İngilizler hariç her sinemaseverin de favori aktörleri arasında yer aldığına inandığım Daniel Day-Lewis yer alıyor. Ona iki Oscarlı İngiliz aktrist Emma Thompson, yardımcı oyuncu rollerinde hep iyi bir performans sergilemiş olan Pete Postlethwaite eşlik ediyor. Hâttâ Tom Wilkinson'ı da küçük bir rolde görüyoruz.
 
Film gerçek bir hikayeye dayandığı için senaryoyu, filmde hayatının ciddi bir bölümü anlatılan ve Daniel Day-Lewis tarafından canlandırılan Gerry Conlon'ın "Proved Innocence" (Kanıtlanmış Masumiyet) adlı kitabından Terry George ve Jim Sheridan uyarlıyor.
 
Buraya kadar Tom Wilkinson hariç saydığım tüm isimler bu filmle birlikte Oscar adayı oldular. Onlardan ayrı olarak En İyi Düzenleme (Montaj) dalında da filmin Oscar adaylığı olduğunu belirtelim. Yani toplamda 7 dalda Oscar adayı olmuş fakat 7'sini de kazanamamış bir filmdir. Bana göreyse Oscar'ı gasp edilmiş harika bir filmdir. O yıl en iyi film dalında ödülü Schindler's List almıştır ve buna itirazım yok. Bundan daha iyi bir film olduğunu da kabul ediyorum fakat en iyi erkek başrol oyuncusu dalında ödülün Philadelphia'daki rolüyle Tom Hanks'e gitmesi ayıptır. Tom Hanks harika bir aktördür, bayılırım filmlerine fakat onun Philadelphia'daki performansı ile Day-Lewis'in bu filmdeki performansı karşılaştırılamaz bile. Yine aynı şekilde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında o yıl ödül The Fugitive'deki performansıyla Tommy Lee Jones'a verilmiştir fakat Pete Postlethwaite bu filmdeki performansıyla unutulmaz bir aktör olmuştur. Bunlar elbette benim şahsi görüşlerim, herhangi bir teknik analize dayandırmıyorum, zaten bilen bilir ki filmlerin detaylı, karmaşık analizlerini yapmam, yapamam. basit bir sinemaseverim sadece. 
 
Filmde suçsuz olduklarını iddia ettikleri halde hapse tıkılan, kendileri bir yanan ailelerinin de hayatları mahvedilen İrlandalı baba ve oğlunun yaşadıkları işleniyor. 
 
Bono'nun hazırladığı harika müzikleri de cabası.
 
İki saatlik, uzun fakat gerçek bir hikaye olduğu bilindiği zaman kat kat daha etkileyici ve kesinlikle izlenmesi gereken harika bir film.

 My Girl ( 1991 - Kız Arkadaşım )Dan Aykroyd'un en gözde olduğu, en öne çıktığı filmlerini çektiği dönemlerden hoş bir aile filmi. Güldüren, ağlatan, duygusal insanların fazlasıyla beğeneceği, duygusal olmayan ya da olmadığını iddia edenlerin de bir çoğunu dize getirebilecek bir film. Yine Dan Aykroyd'un başrollerde yer aldığı Bayan Daisy'nin Şoförü ile bu açıdan son derece benzeşse de, o harika bir filmken, bu sadece iyi bir filmdir bana göre.
 
Yönetmen Howard Zieff, senaryo ise Laurice Elehwany'e ait. Filmde Dan Aykroyd, en güzel halleriyle Jamie Lee Curtis, filmin yükünün çoğunluğunu sırtlayıp başarıyla taşıyan Anna Chlumsky ve yine belli bir dönem çevirdiği filmleriyle en ünlü çocuk aktörlerden olan, "Evde Tek Başına" serisinden filmleri hemen her hafta televizyonlarımızda da tekrar tekrar dönmekte olan Macaulay Culkin yer alıyor.
 
Kendisini doğurduktan iki gün sonra ölen annesini hiç görmemiş, yaşlı ve bunamış babaannesi ve cenaze işleriyle uğraşan babasıyla birlikte yaşayan Vada, hayat dolu, zeki bir kızdır. Annesinin ölümünden sonra babası kendisini fazlasıyla sıkıcı ve ürkütücü olan işine vermiş, annesinin onu doğururken ölmesi bir yana, babasının işleri sebebiyle sürekli tabut ve cenaze görmek küçük kızımızda bir takım sorunlar oluşmasına sebebiyet vermiştir. İlgi çekmek ve sevgi görmek adına başvurmadığı yol kalmayan ufaklığın tek arkadaşı, Thomas'dır ki Thomas'ın da Vada'dan başka dostu yoktur. Ansızın çıkıp gelen Shelly ile babası arasında inceden bir aşk da başlayınca, Vada kendisini temelli yalnız ve çaresiz hisseder. 
 
Oldukça beğeni görmüş dolayısıyla ikincisi de çekilmiş bir film. Türkçe'ye adının "Kız Arkadaşım" olarak çevrilmesi ise bana göre skandaldır. 
 
İzleyin derim, hoş bir aile filmi...

 Eden Lake (2008)Altyazısını Türkçe'ye çevirdiğim filmlerden biridir bu da. Korku demeyelim fakat aşırı olmasa da kanlı, kovalamacalı, hareketli, aksiyonlu bir gerilim diyebiliriz.
 
Filmin yönetmeni ve senaristi James Watkins. İngiltere'de bir dönem ciddi bir tartışma konusu olan gençleri koruma altına alma, dikkatlerini çekme, saptıkları ya da sapabilecekleri tehlikeli yollara karşı önlem alma gibi kararların  tartışması ışığında çekilmiş bir filmdir bu. 
 
Başroldeki oyunculardan Kelly Reilly, 1977 doğumlu ve çok sayıda filmde roller almış kaliteli ve güzel bir aktrist. Yanındaki Michael Fassbender da Reilly kadar olmasa da genç & tecrübeli aktörlerden. Onlara eşlik eden oyuncular arasında ön plana çıkan bir Jack O'Connell var ki, çirkef İngiliz çocuk rolünü harika icra etmiş. Bana Wayne Rooney'i hatırlattı filmi izlerken.
 
Filmin konusuna gelirsek, genç ve yakışıklı jönümüz kız arkadaşıyla haftasonunu geçirmek için uzunca bir yol gidip, içerisinde eski bir taşocağı da bulunan güzel bir ormana varır. Şehirden oldukça uzakta olan bu ormanda her şey güzel başlamıştır ki bir grup serseri ile karşı karşıya gelirler. Önceleri tatlı dille her şeyi yoluna sokup harika bir haftasonu geçirebileceklerini düşünseler de işler umulmadık bir kaza sonucu karışır ve amansız bir kovalamaca başlar.
 
"Gençlik nereye gidiyor?", "İlgisiz, umursamaz ve çocuklarına insanlık, ahlâk, terbiye dersleri vermemiş ebeveynler, o çocukların hayatları boyunca verecekleri kararlar, yapacakları hatalar ve işleyecekleri suçlardan direkt sorumludur" mesajları veren bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Elbette bir başyapıt değil bu film fakat türünün vasatın üzerinde bir örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Iron Man ( 2008 - Demir Adam )Süper kahraman filmlerini Dünyayı Kurtaran Adam tadına getirmedikleri sürece eleştirmem, daha da önce buna benzer bir şeyler yazmıştım diye hatırlıyorum. Muhtemelen başka bir süper kahraman filmini yorumlarken yazmışımdır. Bu tarz filmler, bence özel hayranları için özel olarak yapılır ve "şurası olmamış, burası uymamış, burası çok komik kaçmaış, ay ne saçma" vb. yorumlar da boş yorumlardır. Bu filmler kurgudur ve bizim kendi dünyamızda saçma gelebilecek hemen her şeyi, kurgulanan o dünyada normal bir olaymış gibi görmek gerekir derim.
 
Manhattan  Projesi olarak da bilinen atom bombasının yapılmasını kapsayan projenin en önemli bilim adamı Howard Stark'ın oğlu Tony Stark, gerçek bir dahidir ve savaşlarda kullanılmak üzere son teknoloji saldırı silahları yapan Stark Endüstrileri'nin de başkanıdır. Günün birinde yeni bir silahın tanıtımı için Afganistan'a gider fakat umulmadık bir saldırı sonrası teröristlerin eline düşer. Kurtulması için önünde sınırlı bir zaman vardır ve dehasını konuşturmak zorundadır. Gel gör ki, işler hiç kolay olmamakla birlikte, bu macera ona bazı şeyleri çok farklı yönlerden inceleyip, saklı kalmış gerçekleri ve farketmediği noktaları yakalama şansı tanır. Artık yeni bir Tony Stark vardır ve güçlü rakiplerine karşı sadece kendisini değil, sevdiği kızı ve dünyayı da korumak zorundadır.
 
126 dakikalık bu filmde başrolde Robert Downey Jr.'ı görüyoruz, iyi ki de görüyoruz çünkü tek kelimeyle harika bir performans sergiliyor. İlginç bir şekilde yanındaki Gwyneth Paltrow'un performansı da son derece başarılı. Ayrıca Jeff Bridges ve Terrence Howard'da filmde yer alıyor. Filmin sonlarında ufacık bir rolde Samuel L. Jackson da karşımıza çıkıyor. Yönetmen ise Jon Favreau.
 
Şunu da belirtmekte fayda var, Robert Downey Jr. ve Gwyneth Paltrow'un yanına Don Cheadle'ın da katıldığı bir devam filmi, İron Man 2'de çekilecek, 2010'da filmin vizyona girmesi bekleniyor.
 
Çizgi roman sevenler hiç kaçırmasın, aksiyon, macera ya da yukarıdaki oyunculardan herhangi birini beğenenenler de kaçırmasa iyi olur. Gayet hoş bir film. Tavsiyedir.

The Sting ( 1973 - Üçkağıtçılar )
Paul Newman'ın en bilindik filmlerinden Butch Cassidy and The Sundance Kid'in de yönetmeni olan George Roy Hill, iki Oscar adaylığını da bu filmlerle kazanmıştı. İlginç olan, her iki filmde de başrollerde Paul Newman ve Robert Redford'u (ya da Brad Pitt) görüyoruz. Olayın bir diğer boyutunu incelersek de, bu film, yönetmen Hill'e Oscar'ı getirmiş, Butch Cassidy and The Sundance Kid'de ise adaylıkla yetinmiştir.
 
Filmde Newman ve Redford'un yanı sıra Robert Shaw, Ray Walston ve Eileen Brennan'ı da görüyoruz.
En iyi Sanat Yönetimi, En iyi Kostum Tasarımı, En İyi Yönetmen, En İyi DÜzenleme, En iyi Müzik, En iyi Senaryo ve nihayet En İyi Film dallarında olmak üzere tam 7 Oscar kazanan bu harika film, aynı zamanda En İyi Erkek Başrol Oyuncusu (Redford), En İyi Uyarlama ve En İyi Ses dallarında da adaylıkta kalmıştı. Yani 7'si kazanılan toplam 10 Oscar adaylığı olan bir film. Şu anda da yaklaşık 51.000 oyda 8.3 paun ortalaması ile En Beğenilen 250 film arasında 94. sırada yer alıyor.
 
Konuya gelince, Johnny Hooker (Reddorf), geçimini ufak dolandırıcılıklar yaparak kazanan bir adamdır. Günün birinde dostu Coleman ile küçük bir iş yapayım derken farkında olmak hatrı sayılır bir hasılat elde ederler fakat çaldıkları paranın ülkenin önemli zenginlerinden birine ait olduklarının farkında değillerdir. Nitekim bu zengin kişi de aynı zamanda banka sahibi de olan Doyle Lonnegan'dır(Shaw). Lonnegan paradan çok kendisini dolandırma cüretini gösteren tokatçıların elebaşı Hooker'ın peşine birisini takar fakat Hooker paçayı kurtarınca olan Coleman'a olur. Hooker tüm bu olanlardan sonra Colemanın intikamını almak adına, soluğu FBI tarafından da aranan büyük dolandırıcı Henry Gondorff'ın yanında alır. Artık çok daha büyük bir amacın peşinde, profesyonel bir ekibin içindedir ve bu yolda herşeyi göze almıştır.
 
Soygun filmlerinin herhalde babasıdır bu. Kesinlikle izlenmesi gerekir.

The Wings of The Dove  ( 1997  - Güvercinin Kanatları )İngilizce'den Türkçe'ye altyazı çevirisini yaptığım için konusuna ve derinliğine fazlasıyla haiz olduğum, Hollywood eli değmiş bir İngiliz romantik draması.
 
Muhtemelen Iain Softley'in doğru düzgün sayılabilecek (Belki K-Pax'de sayılabilir) tek filmi olan bu filmde, Helena Bonham Carter, Linus Roache, Alison Elliott, Charlotte Ramping, Elizabeth McGovern ve Michael Gambon'ı görüyoruz. Helena Bonham Carter, performansıyla En İyi Kadın Başrol Oyuncusu dalında kariyerinin tek Oscar adaylığını kaparken, film en iyi uyarlama, en iyi senaryo, en iyi kostüm tasarımı dallarında da Oscar adayı olmuş, kariyerinde beş altı film çekmiş olan Iain Softley'i de muhtemelen epey şaşırtmıştır.
 
Şimdi... Kate, annesinin ölümünden sonra kendini içkiye veren, eli iş tutmayan ve dünya umrunda olmayan babasının yanından ayrılıp, zengin bir burjuva olan teyzesine taşınır. Bunu pek istekli yapmamaktadır fakat elindeki kartları açtığında, en iyi yolun bu olduğu da ayan beyan ortadadır. Burjuva hayatına geçişi, uyum sağlaması zor ve zahmetli olsa da, en azından eski dostlarından biriyle hâlâ görüşebilmekte ve bununla yetinmeye çalışmaktadır. Taa ki, çok zengin bir kadın olan ve zenginliğinin yanı sıra sahip olduğu sır nedeniyle de erkeklerin ilgisini cezbeden Millie ortaya çıkana kadar. Millie'nin ortaya çıkışı, Kate'in hayatında önce yeni bir sayfa açar. Millie, sahip olduğu herşeyi, parasını dahi Kate ile paylaşırken, Kate de farketmeden burjuvaziye ayak uydurmakta ve Millie'ye sahip olduğu ya da olduğunu sandığı en değerli varlığı teslim etmekte, bu vesileyle de Millie'yle olan dostluğu ve aşkı arasında çaresizce gidip gelmektedir. İngiltere'de başlayıp Venedik'de devam eden hikaye, aşkın yanı sıra ve paranın insan hayatında nelere kadir olduğunu ve yeri geldiğinde aşkın bile paranın karşısında nasıl da küçülebileceğini anlatıyor.
 
Kaliteli bir hikayenin, kaliteli bir şekilde işlendiği filmlerden biri. Bence güzel ve izlemeye değer bir film...

The Color of Money ( 1986 - Paranın Rengi )1961'de The Hustler'da Hızlı Eddie lakabını kazanan Paul Newman, 25 sene sonra, The Color of Money ile namını yürütürken, aynı filmde, 61'de oynadığı rolü Tom Cruise'a bırakıyor. Yetenekli, hızlı ve akılsız olan Tom Cruise, uyanık ve tecrübeli olan ise bu defa Paul Newman.
 
Paul Newman'ın dünyadaki en karizmatik erkeklerden olduğunun ispatı sayılabilecek bu film, buna zamanın jürisini de yeterince ikna etmiş olmalı ki, En İyi Erkek Başrol Oyuncusu dalında Oscar'ı kapmış. Filmin aynı zamanda En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Mary Elizabeth Mastrantonio), En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Senaryo dallarında da Oscar adaylığı var. Yönetmen Martin Scorsese ise yine adaylık dahi kazanamamış. Bu son cümle o dönemler için geçerli tabii, şu sıralar işin uzmanları The Departed'la Oscar'ı nihayet sekizinci adaylığında götüren Scorsese ile ilgili olarak, Akademi'nin günah çıkarttığını söylüyorlar. Ben anlamam böyle şeylerden, Akademi lafına da uyuz oluyorum zaten.
 
İlginç olan, filmin afişinde dahi adı Newman'ın adıyla aynı büyüklükle yazılan Tom Cruise'in de herhangi bir ödül ay da adaylığa lâyık görülmemiş olması. Bana göre bir züppeyi başarıyla canlandırıyor, tabii bunun adaylık getirebileceği fikri bana da pek inandırıcı gelmiyor.
 
Senaryo, The Hustler'ın da yazarı olan Walter Trevis'in kitabından Richard Price tarafından uyarlanmış. Filmde Cruise, Newman ve Mary Elizabeth Mastrantonio'nun dışında her zamanki performansıyla John Turturro ve daha da ilginci son dönemlerin en gözde ve başarılı oyuncularından Forest Whitaker'ı görüyoruz.
 
120 dakikalık bir film, güzel film, hoş film. Güzel ve hoş olmasının sebeplerini paya bölersek, en az %60'ını tek başına Paul Newman götürür derim. Bu bir hayranın (üstelik erkek!) abartısı değil, gerçekçi bir bakış açısının sunduğu bir fikirdir. İzlenir, Paul Newman için seve seve...

The Verdict ( 1982 - Hüküm )Adalet sistemine dayalı, mahkeme filmlerinden hoşlanır mısınız bilmiyorum. Ben bayılırım. Son dönemlerde de Primal Fear, The Client gibi güzel mahkeme filmleri izledim. Hayattan adalet beklemeyen birisi olarak, adaletin nasıl işlemediğini ya da işlemesi için ne gibi şartların gerektiğini görmek her nedense hoşuma gidiyor.
 
Paul Newman öleli bir ay kadar oluyor. Bir aktör ve bir insan olaarak tam bir efsane olan bu muhteşem adamı yadetmek adına dün iki filmini izledim. Daha doğrusu bir tane izleyecektim, doyamadım, ikinciyi de izledim. İlki bu film, The Verdict, yani Hüküm. 1982 yılına ait bu filmde Newman bir avukatı canlandırıyor.
 
Yönetmen olarak tam 5 Oscar aadaylığı bulunan, yaşayan efsanelerden Sydney Lumet'in yönettiği bu filmde senaryo ise Barry Read'in romanından David Mamet tarafından sinemaya uyarlanmış. Başrolde Paul Newman'ı, yanındaysa Charlotte Rampling, Jack Warden ve James Mason'ı görüyoruz. Bu dörtlüden halen sağ olan tek kişi ise Charlotte Rampling...
 
En iyi aktör, en iyi yardımcı oyuncu, en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dallarında olmak üzere toplam 5 Oscar adaylığı bulunan fakat heykelciği kazanamayan bu filmde, Paul Newman tek kelimeyle muhteşem oynuyor. Öyle ki filmin iyi ya da kötü olması umrumda dahi değil (ki bence harika bir film de değil) ama Newman, onurunu ve adalet duygusunu yitirmiş insanların arasında iş bulamadığı için zor ve hâttâ aciz durumlara düşmüş, alkolizmin pençesine düşmesi an meselesi olan bir avukatı canlandırıyor. Hayatı, hayatta karşımıza çıkanları, güvendiklerimizi, ahlaki değerlerimizi, inançlarımızı nasıl da para karşılığı satılığa çıkarabildiğimizi ve bütün bunların ardından yine yüzsüz ve karaktersiz duruşumuzdan hiçbir şey kaybetmeyip, doğruyu, gerçeği, adaleti sırf kendi çıkarlarımız için nasıl da manipule edebileceğimiz anlatılıyor bu filmde.
 
Şunu söyleyebilirim, bir daha Paul Newman gibi bir oyuncu görebileceğimizden pek emin değilim...

War ( 2007 - Suikastçi )Jason Statham yeni nesil Stallone olma yolunda (daha az kaslısı) ilerlerken, Jackie Chan'in kankası ve suratsız hali Jet Li ile yollarını birleştiren, aksiyon dolu, kanın gövdeyi götürdüğü, mafya hesaplaşmalı, FBI koşuşturmalı, sonu sürpriz olsun kaygılı, türüne göre iyi, genel olarak eh işte bir film.
 
Adamlar da haklı. Sırf bir ton Japon gerekli gereksiz hacamat ediliyor ve vatandaşları Jet Li oynuyor diye Çin halkının 1000'de 1'i sinemaya gitse, 100'de biri de DVD'sini alsa, film sağlam kâr eder. Adamlar haklı ve de uyanık.
 
Filmin yönetmeni Philip G. Atwell, senaryo ise Lee Anthony Smith ve Gregory J. Bradley tarafından hazırlanmış.
 
Crawford (Jason Statham), partneri Tom Lone'u (Terry Chen) öldüren, Rogue (Jet Li) adlı gizemli suikastçinin peşindeki bir FBI ajanıdır. Hâttâ öylesine peşinde düşmüştür ki karısı ve oğlunu dahi göremez olmuş ve boşanmak zorunda kalmıştır. Bu arada şehri elinde tutma ve daha çok para ve itibar kazanma derdindeki birbirine düşman iki Japon mafya babası da plân üstüne plân kurmakta, Rogue da bir yandan onların plânlarına uyup, diğer taraftan ise kendi sinsi plânını hazırlamaktadır.
Vurdulu kırdılı, bombalı kılıçlı, sayısız Japonun öldürüldüğü klasikleşmiş Jet Li filmlerinden. Statham'ı Crank gibi filmlerde izlemek istiyoruz, bu tarz filmler sadece karizmasından götürecektir.

Martian Child ( 2007 - Merhaba Dünyalı )1985 yılında 11 dalda Oscar adayı olup hiçbirini kazanamayan Steven Spielberg filmi The Color Purple'ın aday olduğu dallardan birinde bu filmin yönetmeninin adı vardı. Menno Mejyes, "En iyi Uyarlama" dalında The Color Purple ile Oscar adayı olmuştu.
 
Yıllar sonra Martian Child ile de yönetmenlikte, işin doğrusu Oscar'ı bilmem ama harika bir iş çıkarmış Hollandalı yönetmen.
 
Başrollerde John Cusack, Bobby Coleman ve tüm güzelliğiyle Amanda Peet'i görüyoruz. John Cusack'in eşi Joan Cusack de filmde John'ın kız kardeşi olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca Hotel Rwanda'daki harika performansıyla Oscar adayı olan Sophie Okenodo da filmde yer alıyor.
 
Bilimkurgu yazarı David (John Cusack), eşinin ölümünden sonra bir çocuk evlat edinmeyi düşünmekte fakat bu işin altından kalkıp kalkamayacağından emin değildir. İyi bir arkadaşı ve belki hoşlandığı tek kadın olan Harlee (Amanda Peet) bu konuda sürekli ona cesaret verse de, iki yaramaz çocuğu olan ve getirdikleri yükün altında zor zamanlar geçiren kız kardeşi Liz (Joan Cusack) ise bunun tek başına üstesinden gelemeyeceği bir sorumluluk olduğunu iddia ediyor. Öte yandan David'in evlat edinmeyi düşündüğü çocuk Dennis (Bobby Coleman) ise, kendisinin Marstan gelen bir uzaylı olduğunu iddia eden, bu yüzden arkadaşları tarafından tuhaf, garip olarak işaretlenmiş yalnız bir çocuktur.
 
Böyle bir hikayesi var filmin. John Cusack'i Stephen King'in 1408'inden sonra yine bir yazar rolünde görüyoruz ve 1408'i izlenebilir kılan güzel performansını bence bur filmde üstüne katarak arttırmış.
 
Ailecek izlenebilecek, sevimli bir komedi/drama...